HILÂFET DEVLETI BULUNMAZ BIR NIMETTIR!

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) Rahmetullâhi Aleyh

07-06-2013

Bu mevzuuda dört şey:

1- Devletin lüzum ve vücubu;

2- Devletin vücudu ve tahakkuku;

3- Devletin hukuk ve mükellefiyyeti ve

4- Devletin devam ve bekâsı.

 

Devletin târifi:

Devlet demek; nihaî bir teşekkül ve en büyük bir kuruluş, demektir. En büyük müesseseleriyle varlığını gösterir; yani, onun bünyesinde insanoğlunun muhtaç olduğu şeyler vardır; hayatta ve manada ihtiyaç duyduğu ne kadar saha varsa, onların hepsine şamil ve onların tümünü ihtiva eder.

 

Bazı ulema Hilâfet Devleti'ni şu şekilde târif etmiştir:

"Din ve dünya işlerinde umûmî riyaset!"

 

Faydaları:

Fayda ve yararlarını saymakla bitiremezsiniz! Devletin faydalarını bir cümle ile ifade edecek olursak devlet demek; içe karşı bir barınak, dışa karşı bir kaledir. Içe karşı bir emanetler hazinesi ise dışa karşı da bu emanetlerin bir muhafızı, bir koruma polisidir. Içe karşı bir tarih kültürü, bir ilim hazinesi ise, dışa karşı da bir kalkandır ve nihayet devlet, içe karşı bir terbiye müessesesi ise dışa karşı da bir tebliğ, bir nümune-i timsal müessesesidir. Ve son olarak devlet; dünyanın cennetidir. Insanoğlunu cennette imişcesine rahat ettirir; huzur içinde günlerini geçirmesine ve tatlı bir hayat sürmesine vesile teşkil eder!..

 

Işte devlet; Hilâfet Devleti bu kadar nimete sahib ve bu kadar önemi haiz olduğundan dolayıdır ki, varsa onu korumak yoksa onu kurmak, erkek-kadın her müslümana farzdır, Allah'ın kesin emridir. Müslümanın bir gün bile hatta bir saat bile devletsiz ve Halife'siz kalması caiz değildir. Baksanıza! Ashab Efendilerimiz (Allah kendilerinden razı olsun!), Peygamber (s.a.v.)'in techiz ve tekfinine Halife seçmeyi takdim ve tercih ettiler de önce Halife'yi seçtiler ve cenazeyi sonra defnettiler.

 

Keza Akaid ve Fıkıh kitaplarını okuduğunuzda göreceksiniz ki;

"Sınırları muhafaza, adaleti temin, hakkı ihkak, mütecavizleri tecziye, yetim çocukları evlendirme, zekât mallarını toplayıp, mahalline tevzi, cuma ve bayram namazlarını kıldırmanın sıhhatı ve nihayet emr-i mâruf ve nehy-i münker yapma" devletin görevleri arasında yer almaktadır. Bütün bunları yapma ve yerine getirme farzdır. O halde devlet kurma ve devlete sahib olma da farzdır. Neden? Çünkü fıkhî bir kaidedir:

"Ma yetevakkafu aleyhil farzu fehuve farzun! Yani, o şey ki, bir farzı yerine getirme ona bağlıdır. Öyle ise o da farzdır!"

Demek oluyor ki, müslümana devlet, hava ve su gibi lazımdır, vacibtir. Vücûbu ise, kitab, sünnet ve icma-i ümmetle sabittir.

 

Devletin vücud ve tahakkuku:

Biz, müslüman bir milletiz; Hazreti Muhammed'in ümmetiyiz; devletimiz olmalıdır ve farzdır. Farz olan bu devlet Hilâfet Devleti'dir, Islam devletidir. Ve bugün böyle bir devletimiz yoktur. 1924'den itibaren yoktur. Mustafa Kemal kaldırmıştır. O gün bu gün bir devlet boşluğu vardır. Mustafa Kemal'in ve onu takib eden kemalistlerin kurdukları devlet ve hükümetler ise meşru değildir.

 

Niye meşru değildir? Ihanet ve hiyanet üzerine kurulmuştur da ondan; yalan ve aldatma üzerine kurulmuştur da ondan; milletimiz, oyuna getirilmiştir ve aldatılmıştır da ondan. Kaldı ki, kendisinin de kemalistlerin de kurdukları ve devam ettirdikleri devlet, dinsiz bir devlettir, sarhoş bir devlettir, meyhaneci ve kerhaneci bir devlettir. Kendileri de birer teröristtir. Binaenaleyh, müslümanları temsil edemezler. O halde müslümanları temsil eden bir devlete ihtiyaç vardır; yoksa ölenler cahiliyyet ölümü üzerine ölüp giderler.

 

Tüm müslümanları ve müslüman kuruluşları birliğe davet ettik ve dedik ki: "Cemaatler Kur'an etrafında bir araya gelsin, bir ümmet teşekkül etsin, ümmet de şurasını seçsin, şura da yeni emirini intihab etsin!.." Kulak veren olmadı. Kendileri de zaten layık değildi. Çünkü bir kısmı partici, bir kısmı da tavizci idi!.. Dolayısıyle bunlar birer zalim kuruluşlardır. Zalimler ise Kur'an'ın beyanıyla, Allah'ın ahdine nail olamazlar. O halde devlet kurma işi yine sizlere kaldı, ey cemaat! Çünkü sizin ne taviziniz var, ne de partiniz! Her şeyiniz şeriat'a bağlı, fetvaya dayanmakta!..

 

Ve netice: Bu şerefi Allah size nasib etti, Elhamdülillah! Işte şu anda devletsiniz, Allah'ın indinde devletsiniz. Vatanınız genelde dünya, özelde Anadolu'dur. Allah, zalimlerin, âsîlerin, kâfirlerin elinden alıp size teslim edecektir.

 

Bir devletin vücud ve tahakkuku, başlıca üç temel yapıya sahip olmalıdır. Bunlardan biri ve birincisi:

 

1- Millettir. Yani, bir cemaat ve bir topluluktur. Evet; bir cemaat olmadan, hatta kayda değer bir cemaat olmadan devlet düşünülemez. Ve bu cemaat, gelip geçici değil, müstekar ve devamlı bir hayata sahib olmalıdır ve manevî bağlarla birbirine bağlı bulunmalıdır.

 

2- Iklim: Yani bir toprak parçasına sahib olmalıdır ki insanlardan o topluluk, o toprak parçası üzerinde gezip dolaşacak, oturup kalkacak, hayatı da mematı da o topraklar üzerinde cereyan edecektir.

 

3- Hakimiyyet: Insanlardan bir cemaat, bir toprak parçası üzerinde yaşasalar da ve fakat hakimiyyetleri olmazsa, yani söz sahibi olmazlarsa devlet olamazlar. Yani, içteki vazifelerini yapma gücüne sahip olamadıkları gibi dışa karşı da varlıklarını isbat edemezler.

 

Bize gelince: Biz bir devlet ilan ettik. Acaba, bu devlette bu üç unsur mevcut mu idi?

Şimdi bu sualin cevabını araştıralım: Daha önceki konuşmalarımız ve yazılarımızda da mufassalen beyan ve izah ettiğimiz gibi, burada da kısaca ve icmalen kaydedelim:

 

1- Millet ve ümmet:

Elhamdülillah, millet unsuru vardır. Devlet olacak kadar hatta fazlasiyle bir insan topluluğuna sahibiz. Bu topluluğun ismi, şeriat nazarında "Ümmet'tir, Ümmet-i Muhammed'dir". Bu ümmet; Avrupa topraklarında da vardır, Anadolu topraklarında da vardır ve her iki tarafta da günden güne sayıları çoğalmakta; fertler ve cemaatler halinde iltihaklar vuku bulmaktadır. Toprağımız da mevcuttur: Anadolu toprakları! Ecdad mirası, şehidler diyarı! Gasiblerin, zalimlerin eline geçmesi, bu toprakların dinen de hukuken de mülkiyet hakkının el değiştirip, gasiblerin, işgalcıların eline geçmesine sebebiyyet vermez. Kaldı ki, işgalcilerde ümmeti idare etme ehliyeti yoktur. Çünkü bunlar, şeriat'ı kaldırmalariyle, şeriat'ı hor görmeleriyle küfre sapmış, kâfir ve mürted olmuşlardır. Kâfirlerin ise, Kur'an'ın beyaniyle müslümanları idare etmeleri caiz değildir. Bu hususlar, "Hakkı Sahibine Iade" isimii risalede mevcuttur.

 

Hakimiyyet unsuru:

Evet; hakimiyyet unsurumuz da mevcuttur. Iki türlü hakimiyyet düşünülebilir: Maddî-manevî; hak-batıl! Mühim olan dine dayanan, ilme istinad eden ve haklı olan hakimiyyettir. Ilimsiz ve haksız hakimiyyetler, sabun köpüğüne benzer; kısa bir zaman kendini gösterirse de sönmeye ve yok olmaya mahkûmdur!.. Işte, kemalistlerin Anadolu'daki durumları bundan başka değildir; ihtilaller, ihtilatlar, isyanlar, ayaklanmalar, baskınlar, katiller ve cinayetler birbirini takib etmede; işyerleri ve hatta evler hayat tehlikesiyle karşı karşıya; polisler ve askerler dahi, evlerinden, yer ve yurtlarından çıkarken, acaba akşama eve dönecek miyiz endişesi içinde; insanımız, yabancılara işçi olmuş, devlet ise borçlu düşmuştür; Sözüm ona hükümet adamları ise emir kulu, satılmış birer kukla: Işte Bosna faciası, işte Azerbaycan şenaatı, işte göç kafileleri, işte namusların pay-i mal oluşu!.. Ve nihayet içte ve dışta insanımızın sahipsiz kalışı ve işte bütün bunlar neyi gösteriyor ve neyi isbatlıyor? Anadolu toprakları üzerinde devletin olmayışını! Değil mi? Evet bu devlet emir kuludur; Kore'ye asker gönderir, Somali'ye asker gönderir, Incirlik havaüssünden uçakları kaldırır, Iraklı'yı bombalar!.. Neden? Çünkü, Amerika'nın kuklası, yahudinin uşağıdır. Ama Bosna'ya, Karabağ'a ve benzeri yerlere asker göndermez ve gönderemez! Neden? Çünkü uşaklığını yaptığı güçler müsaade etmemiştir de ondan!..

 

Ve netice:

Işte bütün bunlar gösteriyor ki, kemalist devlet, müslümanların devleti değildir, kemalist devlet o topraklarda barınma hakkına sahip değildir; Kemalist devlet, güç ve hakimiyyetini Ümmet-i Muhammed'den değil, kâfirlerden ve kâfir güçlerden almaktadır ve dolayısıyla Anadolu insanını temsil edemez ve işte edemiyor ve bundan böyle de edemiyecektir. O halde çekilip gitmeleri ve hakkı sahibine iade etmeleri şarttır. Etmedikleri takdirde bu ümmet, bunların elinden hakkını alacaktır; ama er ama geç ve fakat mutlaka alacaktır. Zira bu gidiş, o noktaya doğru bir gidiştir. Bu gidişi durdurmaya ne Selanikli Mustafalar'ı kâfi gelecek ne de Devlet Güvenlik Mahkemeler'i ve ne de üniversite rektörleri! Işte bunlara hodri meydan diyor, açık oturuma davet ediyoruz ve diyoruz ki, "Tek tek gücünüz yetmiyorsa, birleşin, bir araya gelin! Bir araya gelin de Cemaleddin Hoca'nın işini bitirin! Yoksa Hoca sizin topunuzun işini bitirecektir!.." dediği halde dilleri tutulmuşcasına sesleri çıkmıyor!

Elbette çıkmıyacaktır, çıkamaz da! Neden? Çünkü; bunlarda ne din vardır ne de ilim, ne hukuk vardır ne de adalet ve nihayet bunlar echel-i cüheladan tecehhül etmiş birer cahil, robotlaşmış birer uşak!..

Bu cümle ile ilgili olarak Ibn-i Abidin, c. 5, s. 369; Fetavay-i Hindiyye, c. 1, s. 146; Maverdi, Ahkâm-i Sultaniyye, s. 3 ve ma badeha); Buğyetülmüsterşidin, s. 247-248; Tefsir-i Kurtubî, Bakara, 30 gibi kitaplara da bakın!

 

Muarız ve muhaliflerimiz:

1- Isim olarak itirazları:

Bir zamanlar bazılarının itirazları "metod" kelimesi üzerinde idi ve diyorlardı kı, "Metod" tâbirini kullanamayız. Çünkü, metod kelimesi yabancıdır, batıdan gelmiştir. Binaenaleyh, bizim bu kelimeyi kullanmamız caiz değildir...

Cevabımız:

Kendilerine cevap vermiştik ve demiştik ki, "dinî" mevzularda da olsa yabancı kelimeleri kullanabiliriz; bunda hiç bir sakınca yoktur. Nitekim kullanıyoruz da! Mesela: Salât kelimesi yerine namaz kelimesini, savim kelimesi yerine oruç kelimesini kullanmaktayız. Burda da öyle; ortada bir mana var: "Hedefe götüren yol". Bu manayı Arab, "Vesiyle veya usul" gibi kelimelerle ifade eder. Fürs Ehli ise "Rah" kelimesiyle, Türk ise "Yol" kelimesiyle tabir etmektedir. Bütün bunlar caiz ise, ki caizdir. Ya bu mânada neden "Metod" tâbiri kullanılmasın diye yazmıştık. Ve ilaveten şunu söylemiştik: "Ancak, Cenab-ı Hakk'ın isimleri müstesna! Çünkü onlar tevkifîdir; genelde Kur'an'da veya sünnet'te geçmesi lazımdır.

 

Federe tâbiri: Bazıları da "Federe" kelimesine kafayı takmış; "Cemaleddin Hoca'nın, bu tabiri kullanması caiz değildir. Çünkü, bu kelime batıdan gelmiştir..." diyorlar.

Cevabımız odur ki, bu, bir tâbirdir; lafızdan çok mânayı ilgilendirir. Yani bu manada bir devlet kurmak caiz midir, değil midir? Işte bunun üzerinde durmak gerekirdi ki, caizdir; isbatı yapılmıştır. Fakat gel gelelim: Bizim âlim ve allameler söyliyecek bir şey bulamıyor da "Federe" kelimesi üzerinde duruyorlar! Be hey mübarek! Eğer "Federe" kelimesi ağzına sığmıyorsa, sığan kelimelerden bir başkasını kullan ve de ki: "Bölge devleti, muhit devleti, kıt'a devleti, kutri devlet, beylik devleti, harb emirliği devleti, eyalet devleti..." Işte bunlardan birini kullan! Fakat; onun maksadı, aşağıda söyliyeceğim gibi, başkadır!..

 

30 Hoca'nın Fetvası:

Ortada fol yok, yumurta yok! Fakat bir laf dolaşıyor; Cemaleddin Hoca'nın kurduğu devlet hakkında fetva vermişler, imza koymuşlar da Hoca'ya göndermişler ve demişler ki, "Senin ilanını yaptığın devlet yanlıştır!.." Hayır, bize böyle bir şey gelmemiştir. Bu, düpe-düz yalandır, iftiradır. Şayet böyle bir şey varsa, muarız ve muhaliflerin; hatta kemalistlerin arayıp bulamıyacakları bir şeydir, bir fırsattır. Hemen gazetelerde neşretsinler!.. Ama ortada böyle bir şey yoktur!..

 

2- Başarılı olamaz:

Yeni allamelerden biri de çıkmış; sağına bakmış, soluna bakmış, düşünmüş ve taşınmış, söyliyecek başka söz bulamamış da gayıbten haber alırcasına "Cemaleddin Hoca başarılı olamaz!.." şeklinde bir cevap buyurmuş!.. Böylelerinin hali, bir nevi Velid b. Muğıre'nin haline benzemektedir. Velid b. Muğire Kur'an'da şöyle tasvir ediliyor ve deniyor ki:

"Hayır! Çünkü o, bizim ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi. Onu dimdik bir yokuşa sardıracağım! Zira o, düşündü, ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti! Yine kahrolası nasıl ölçtü biçti. Sonra baktı. Sonra surat astı, kaşlarını çattı. Sonra arkasını döndü, büyüklük tasladı: 'Bu, dedi; rivayet edilip öğretilen bir sihirden başka bir şey değildir! Bu, sadece insan sözüdür.' Onu sakar (adlı cehenneme) sokacağım..." (Müddessir, 16-26)

 

Hak cemaat bir tanedir:

Evet, biz: "Hak kuruluş ve hak cemaat bir tanedir; diğer bütün cemaatler ve kuruluşlar ise ya batıldır ya da bir ayağı camide, bir ayağı Anıtkabir'de olup hakkı batıla karıştıran cinstendir ki, bu da yine batıldır. Hem de batılın en tehlikelisinden!.." dedik.

Hakikat bu merkezde iken, ulema geçinenlerden biri çıkmış, diyor ki:

"Her kuruluş, kendi çizgisinde ve kendi istikametinde yürüsün; kimse kimseye çatmasın ve karışmasın!.." Ve bunu söylemenin yanında bir de teşbih yaparak diyor ki: "Kuruluşlar, bir bedenin uzuvlarına benzer; her uzuv, kendine düşen görevi yapmakta ve birbirine müdahele etmemektedir."

 

Evet; allâmemiz böyle diyor ve fakat böyle derken, büyük bir gaf yapıyor; düşünmüyor veya düşünemiyor ki, beden organları bir merkezin, bir beyin merkezinin idaresi altında ve onun kontrolünde fonksiyonlarını icra ve ifa etmektedirler ve işbirliği halindedirler. Fakat, çizgileri farklı olan kuruluşlar, böyle bir merkeze sahip midirler; emir ve tâlimatı bir merkezden mi alıyorlar? Hayır, her biri ayrı ayrı merkezlere, ayrı ayrı emir ve komutalara bağlı!.. Binaenaleyh, bu hatalı bir teşbih değil mi? Elbette hatalı bir teşbihtir ve hem öylesine! Bu hata, şayet bile bile yapılıyorsa, bu, hakikata karşı işlenen bir suçtur ve bir zulümdür. Şayet bilmeden yapıyorsa, yarım mollalığın bir sonucudur ve bir zulümdür. Zalimlerin ise arkalarından gitmek şöyle dursun, kendilerine selâm bile verilmez!..

 

Kur'an şöyle der:

"Zâlimlere en ufak meyille meyletmeyin, sonra size ateş dokunur; ve sizin için Allah'tan başka ne bir dost vardır ve ne de bir yardımcı." (Hud, 113)

Keza; bunlar lider olamazlar. Çünkü, Bakara, 124'ün beyaniyle zalimlere liderlik hakkı yoktur. Ayrıca Isra, 71'e göre de mahşerde her insan lideriyle çağrılacaktır. Işte bu noktada insanımıza sesleniyor ve diyoruz ki: Kendine gel, aklını başına al; cahil ve cühelanın arkasından gitme, böylelerini lider kabul etme!

 

Zira bunlar, en azından yarım mollalardır; on iki ilmi tahsil etmemişlerdir, ilimden behreleri yoktur; Islam'ı yanlış anlamışlardır ve yanlış anlatmaktadırlar. Dolayısıyle böylelerini liderliğe Allah da kabul etmiyor, Peygamber de kabul etmiyor, Kur'an'da kabul etmiyor, aklı başındaki müslümanlar da kabul etmiyor!.. Pekiyi ama, sen nasıl böylelerini lider kabul edip arkalarından gidiyorsun? Sen hiç mi Allah'tan korkmuyorsun? Sen hiç mi Allah'ın azab ve cezasından havf ve haşyet etmiyorsun? Bir gün gelecek, ne sen bunları kurtaracaksın ne de bunlar seni!

 

Binaenaleyh, tekrar ediyorum ve diyorum ki kendine gel ve kendine acı da, ilan edilen "Islam Devleti"ne teslim ol, bey'atını yap ve bu işi şunun veya bunun tesiri altında kalarak veya malından ve canından korkarak geciktirme ve bu senin için son derece mühim bir fırsattır! Daha neyi bekliyorsun! Artık "Hilâfet Devleti"nin ihya ve ilanı yapıldı! Bu, Allah'ın kitabına dayanan, Peygamber'in sünnet'ine uyan ve her şeyi fetvaya istinad eden bir devlettir, bir Islam devletidir; Anayasası Kur'an, bayrağı Kelime-i Tevhid olan bir devlettir.

 

Ve nihayet, netice itibariyle tekrar ediyor ve diyoruz ki, bu ilan karşısında müslümana iki şeyden biri düşmektedir: Ya cevap verip bu hareketi çürütecekler ya da bey'at edip teslim olacaklardır.

 

Şevket kelimesi: El-Irakî tarafından hicri 350 tarihinde kaleme alınan ve "Buğyetül-Müsterşidin" ismini alan kitabın 247. sayfasında şöyle denmektedir:

"Şevket sahibi olmanın manası, insanların inkıyad ve itaat etmeleri ve teslimiyyet göstermeleri demektir; her ne kadar elinde ve emrinde silah ve savaş aletleri ve ordu birlikleri olmasa bile!.."

 

Halife'yi intihab etme:

Halife'yi intihab etmenin yollarından üçüncüsü de "Ehl-i Hall vel-Akd"in icmai. Şöyle ki, Islam beldelerinden bir beldede imamları Halife'leri öldü; veliahd de tayin edilmemiştir. Beldenin sakinleri ne yaptılar'? Kendileri için bir devlet reisi tayin ettiler ve bu hususta rıza gösterip söz birliği yaptılar. Artık bütün bölge ve ufuklarda bulunan bütün müslümanlara o imama bey'at ve itaat etmeleri lazım gelir. Açıktan bir fıskı ve bir fesadı yoksa. Zira bu, herkesi kuşatan bir davettir ki, hiç bir müslümanın geri kalması doğru olmaz; üstelik itaat ve icabet vacib olur.

 

Kurtubî, devamla şöyle diyor:

Hall vel Akd ehlinden tek bir kimse Hilâfet akdini yapsa (yani akid yapmak üzere bey'at etse) bu akid sabittir ve başkalarının bey'atini de gerektirir. Bazıları, "Ehl-i hall vel-Akd"den bir cemaatın bulunmasını söyliyorsa da Kurtubi diyor ki, Hz. Ömer'in Hz. Ebu Bekir'e tek başına bey'at etmesi ve sahabenin de buna karşı çıkmaması mezkûr zevattan tek bir kişinin bey'atının kâfi geleceğini göstermektedir. Zira bu da diğer akidler gibi bir akiddir. Akidlerde ise sayıya lüzum yoktur. Ebu Meali de bu hususu teyid etmekte ve şöyle demektedir: "Bir kimsenin akdiyle imameti münakid olur ve başkalarını da bağlar ve mucib bir sebep olmadan bu zat görevinden azl edilmez. Ve bu muttefekun aleyhtir."

 

Kurtubî aynı bahsin beşinci bölümünde de şöyle diyor:

"Ehl-i hall vel-Akd'in ittifakıyla ve yukarıda geçtiği gibi, onlardan birisinin "Evet" demesiyle Imamet (ve Hilâfet) münakid olursa, bilumum insanlara, onu dinleyip itaat edeceklerine ve Allah'ın Kitab'ının ve Peygamber'inin sünnet'inin gereğini yerine getireceklerine dair bey'at etmeleri vacib olur. Bir muazeretinden dolayı bey'atini geciktirirse mâzur sayılır. Şayet ortada meşru bir muazeret yoksa bey'ata zorlanır ve kahredilir. Çünkü, geciktirmede tefrika vardır (fitne olur...)! Şayet iki Halife'ye bey'at edilirse, Halife birincisidir, ikincisi öldürülür. Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Iki Halife'ye bey'at edildiği takdirde sonrakini öldürün!" (Ebu Said EI-Hudri, Müslim)" (Tefsir-i Kuıtubî, c.1, s.185-188)

 

Cahil, Hâif veya Mütekebbir:

Bütün bu açıklamalara rağmen, hâlâ da direnenler ve imtina edenler varsa, bunlar; ya cahildir, ya hâiftir veya mütekebbirdir!

 

Cahildir: Çünkü, ilan ve ihya edilen devletin mahiyet ve hüviyetini henüz kavramamıştır. Kavramış olsaydı, ya kabul eder ya da kalemi eline alır, neşriyat yoluyla çatır çatır cevap verir ve hataları ortaya koyarlar. Bunu yapmaları farzdır; emr-i mâruf ve nehy-i münker cümlesindendir.gazete veya bir mecmua çıkarma:

Bunlar, bu hareketin hatalarını neşredecek bir neşir vasıtası bulamıyorlarsa veya "Biz, Islamî yazılarımızı bu küfür gazetelerinde neşredemeyiz!.." diyorlarsa, bir araya gelsinler de geçici bir zaman için de olsa, bir neşir vasıtası çıkarsınlar; Bu, din meselesidir, hayat-memat meselesidir, Allah'ın rızasını kazanma veya gazabına uğrama meselesidir. Binaenaleyh, her şeye para buluyorlar da buna bulamıyorlar mı? "Bilmediğiniz şeyleri ehlinden sorun!" demiyor mu Kur'an!.. O halde bunlar cahildirler; ne yaptıklarını bilmiyorlar!..

 

Bunlar hâiftirler:

Kimileri de diyorlar ki, "Ilan edilen bu devlet haktır ve doğrudur; bir diyeceğimiz yoktur!.. Ancak biz bu devlete "Evet" dediğimiz taktirde kemalist rejim bizi yakalar da malımızı alır, canımıza okur!.." korkusu içindedirler ve onun için yanaşmıyorlar.

 

Veya mütekebbirdirler:

Baş olmakta devam etmek istiyorlar; buyruk olmak istiyorlar. Bir takım kendini bilmezleri etraflarına toplamışlar, üzerlerinde taht kurmuşlar, onlara emir olmuşlardır. Işte bu gurur, bu kibirdir ki, bunları bu devlete gelip teslim olmaktan geri bırakıyor, sudan bahanelerle yanlarına toplıyabildikleri insanları kandırmaya ve avutmaya devam edebiliyorlar!.. Allah, Ümmet-i Muhammed'i bunların şerrinden muhafaza buyursun, tuzaklarına düşenleri kurtarsın!..

 

Iman zaafı:

Yukarıda zikri geçen üç sebebi de bir sebebe bağlarsınız, bağlayabilirsiniz. O da iman zaafıdır, imanları zayıftır, Allah'tan korkmıyorlar! Zira gereği gibi Allah'tan korkan ne cahil kalır, ne malından-canından korkar ve ne de gurur ve kibir sahibi olur!..

 

Hukuk ve mükellefiyeti:

Evet; "Islam Devleti" elbette bir takım haklar ve bir takım mükellefiyetler getirecektir:

 

1- Her işiniz; "Islam'ın Devleti"ni tanımış ve bey'atını yapmış olanlarla olacaktır;

 

2- Bey'at meselesi:

a) Kendiniz bey'at etmiş olacaksınız. Kur'an bunu Fetih, 10. ayetinde müslümanlardan istemekte, emir ve tavsiye etmektedir. Hem öyle ki, bir saat bile geciktirmesi caiz değildir. Bey'atsız ölenler, cahiliyyet ölümüyle ölürler.

b) Müslümanın imamı da bey'at etmiş olacaktır. Çünkü bey'atlı müslüman, Islam Devleti'ne bey'at edip teslim olmayan bir imamın arkasında namaz kılamaz.

c) Damadınız da bey'at etmiş olacaktır. Çünkü, Islam'ın devletine bey'at edip teslim olan bir müslüman, Kur'an devletini kabul etmeyen bir damadın, ne evine gider ve ne de onu evine kabul eder!..

 

3- Cuma namazının sıhhatı:

Artık Kur'an devleti ilan edilmiştir. Bu devletin Emir'inden (yani Cemaleddin Hoca'dan veya onun naibinden) izin almayan imamlar cuma namazını kıldıramazlar. Bayram namazlarını kıldıramazlar.

 

4- Hac emiri:

Peygamber devletinin getirdiği mükellefiyetlerden biri de hac emirliğidir. Bu sene de hac emiri tayin edilmiştir. Bu itibarladır ki, şahısların hac kervanı kaldırması şöyle dursun, Diyanet, particiler, Süleymanîler, Nursîler vesaire hangi isim altında olursa olsun şer'an ve dinen hac kervanı kaldıramazlar ve hac emiri tayin edemezler; hacılar da, bunların emrinde hacca gidemezler. Hacca gidenler de onları götürenler de Allah'ın dininde ve Allah'ın şeriat'ında günahkârdırlar.

 

5- Zekat:

Islam Devleti'nin gereklerinden biri de zekat müessesesidir. Devlet reisi ne yapar? Zekat mallarını, memuru vasıtasiyle mal sahiplerinden alır, Beyt'ül-mal'da toplar ve zekat verileceklere dağıtır. Binaenaleyh, Islam devleti ilan edildikten sonra müslüman zengin, zekatını ancak bu yolla verebilir, hac mevzuunda da söylediğimiz gibi, bundan böyle artık zekat paralarını, mallarını, ne bir şahıs alabilir ne de yukarıda isimlerini saydığımız kuruluşlar.

 

6- Vergiler:

Islam Devleti'ne sahip olmanın gereklerinden biri de vergi meselesi, vergi alma meselesidir. Devlet, vatandaşına hizmet götürebilmek için hizmetlerin gerektirdiği nisbette vergi alır. Bunun belli bir ölçüsü yoktur; miktarını ihtiyaç tayin eder. Ne altından kalkılamıyacak derecede fazla olmalı ve ne de ihtiyacı karşılamıyacak nisbette az olmalıdır.

Insanımız şunu da bilmeli ki, vergiler de hayırdır, hasenattır, sevap defterine yazılır; Allah, geride kalan mala bereket verir; bu itibarladır ki, verdiğinin sevabını alacağı gibi geride kalan malının miktarı da azalmaz. Işte Islam budur; müslüman da bunu böyle bilmelidir.

 

7- Bey'atsızlara yardım yok:

Cami yaptırmak veya Kur'an kurslarına yardım istemek üzere gelenlere insanımız sormalı ve demeli ki, Islam Devleti'ne bey'atını yaptın mı? Yapmadınsa önce bey'atını yap sonra gel, demelidir. Zira, Islam Devleti'ni kabul etmiyenlere yardımda bulunması sevab yerine günah getirir.

 

8- Ticaretiniz ve ticarî faaliyetiniz:

"Her işiniz, Islam'ın devletini tanımış ve bey'at etmiş olanlarla olmalıdır!" sözü artık bir kaide olmuştur. Bey'atli müslüman, her yerde buna riayet etmeli, alış-verişinde de bunu ölçü almalıdır. Almalıdır ki, hem alış-verişi yapmış olsun hem de sevab kazansın! Işte bu noktadan hareketle:

a) Giyim eşyanız, b) Gıda maddeleriniz, c) Etleriniz ve et mamülleriniz, mutlaka Islam Devleti'ne bey'at etmiş olanların dükkanlarından alınmalıdır. Efendimiz (s.a.v.) Medine'ye geldiğinde mescid yapmanın ötesinde müslümanlara mahsus olmak üzere bir de pazar yeri kurdu. Zira müslümanın görevlerinden biri de müslümanları ve Islam Devleti'ni güçlendirmektir. Çünkü, müslüman aynı zamanda akıllı bir insandır; yaptığı alış-verişin bıraktığı kârın Islam'a, Islam'ın yayılmasına yardım edeceğini de bilir ve her attığı adımın o yönde ve o yolda olmasına gayret sarf eder.

b) Helal lokma yemesi:

Helal et ve et mamülleri üzerinde titizlikle durmalı ve bunları, yüzde yüz helal ve temiz kesilen yerlerden almalıdır ve buna yüzde yüz inanmalı, şunun veya bunun sözüne kanmamalıdır. Çünkü, adam para kazanmak için hile de yapıyor, yalan da söylüyor. Bunlar çok görülmüştür. Yani ucuzluğuna değil, helal kesildiğine bakmalı, görmeli veya fetvası alınmış yerlerden almalı ve bunu ya bizzat kendisi görmeli ve yüzde yüz inandığı bir kimseden öğrenmelidir. Yoksa azcık şüphesi varsa yememelidir. Çünkü, haram yiyen bir müslümanın kırk gün ibadeti kabul görmez. Ticarî münasebetleriniz, şayet tebliğ yapmanıza vesile oluyorsa caizdir.

c) Kızlarınızı bey'atsızlarla evlendirmeyin: Islam Devleti'ne inanmış ve bey'atını yapmış bir hanım, nasıl olur da bey'atsız bir erkeğe karılık yapar ve nikâhı altında bulunur? Çünkü, kadın temiz, erkek ise, murdardır ve ölürken cahiliyyet ölümü ile ölecektir. Binaenaleyh, kızınıza talib biri kapınıza geldiğinde ilk soracağınız şey: "Sen Islam Devleti'ne bey'at ettin mi?" sözü olmalıdır! "Önce git, bey'atını yap ondan sonra benim kapıma gel! Zira Kur'an devletine evet demiş bir müslüman, hâlâ evet dememiş bir insana kızını nasıl verebilir?" demelidir.

Bey'atsız evlenmiş kadınlara da sözümüz var: O hanımlar da, ilanı yapılmış olan bu şeriat devletine hemen bey'atlarını yapmalı ve o yolda kocalarını mutlaka zorlamalıdır. Yani, bağları koparmadan ikna etmelidir. Yoksa her gün günah işlemiş olurlar!..

 

Devam ve bekâsı:

Islam Devleti'ni kurmak, ne kadar önemli ise, onu yaşatmak da en azından bir o kadar önemlidir. Çünkü, ne demiştik? "Islam devleti yoksa onu kurmak, varsa onu korumak her müslümana farzdır." Keza; "Islam'ın devleti, dünyanın cennetidir!" Dolayısıyla en büyük nimetlerden biridir. O halde onu yaşatmanın bir takım şartları vardır:

 

1- Şükür ve takva ehli olmak:

Akşam-sabah Rabb'isine şükretmeli ve demeli ki, "Ya Rabb'i! Sen bize büyük bir nimet verdin; Islam'ın Devleti, Hilâfet Devleti, yani devlet nimeti! O devlet ki, anayasası Kur'an, kanunu şeriat, bayrağı Kelime-i Tevhid'dir. Ismi ise Islam Devleti'dir, Allah devletidir, Peygamber devletidir, Kur'an devletidir!.. Böyle bir nimete ne kadar şükretsek de yine azdır ve böyle bir devleti başımızdan eksik etme, Ya Rabb'i!.." demelidir ve her gittiği yerde bunu söylemeli ve bununla şeref ve gurur duymalıdır.

Takva ehli olmalı; Islam'ın ve Islam Devleti'nin getirdiği emirleri mutlaka yerine getirmeli; farzlar, vacibler şöyle dursun, sünnet ve müstehableri de yerine getirmeli; sakal ve şalvarı, cübbe ve sarığı, tesettür ve çarşafı yerinde olmalı; Selanikli Kör Kemal'ın koyduğu yasağa rağmen bunlara riayet etmelidir... Keza; haramlardan, mekruhlardan sakınması şöyle dursun, hakkında "La be'se bih, terki evladır" denenleri de terk etmelidir. Neden? Çünkü, bu cemaat, Peygamber cemaatıdır, tebliğ cemaatıdır, örnek cemaattır. Dolayısıyle her yönüyle Islam'ı, Peygamber'i temsil eden bir cemaattır ve aynı zaman da "Islam Devleti'nin mümessilleridir." Binaenaleyh, bu cemaat sahabe hayatı yaşamalıdır ve nihayet: "Işte Islam budur, müslüman böyle olandır, olmalıdır!.." lisan-i haliyle de olsa demeli ve dedirtmelidir!..

 

Şükür ve takva ehli olmanın şartları:

a) Ilim tahsil etmek ve ilim ehli olmak:Islamî hareketin; Tevhidî hareketin ve Hilâfet Devleti olma hususiyetlerinden birisi de Ulum-i Arabiyye'yi ve Ulum-i Şer'iyye'yi tahsil etme ve ilim ehli olmadır. Bakınız Kur'an ne diyor?

"... Hiç bilenlerle bilmiyenler bir olur mu? Bu gerçeği ancak sağlam (selim) akıl sahibleri düşünür. (Ya Muhammed, benim adıma söyle ve de ki) Ey inanmış kullarım: Rabb'inizden korkun; bu dünya hayatında güzel davrananlara (amel ve ibadetlerini güzel yapanlara) güzellik vardır. (Içinizden birileri bulunduğunuz yerde ibadet ve ubudiyyetini hakkıyle yapamıyorsa, yapabileceği bir yere gitsin, oraya hicret etsin!..) Zira Allah'ın arzı (yeri ve toprakları) geniştir. Ancak sabredenlere ecir ve mükâfatları hesabsız ödenecektir." (Zümer, 9-10)

 

Ayetlerin tefsir ve tahlili:

1- Allah Teala diyor ki, bilenlerle bilmeyenler bir olmaz; ben onları bir tutmam; aralarında dağlar kadar fark vardır. Zira ilim ehli olan mü'min yükseklerdedir, ilimsiz mü'min ise alçaklardadır. Yüksekle alçağı terazinin aynı kefesine koymak benim adaletime hiç yakışır mı? Bu fark dünya hayatında böyle olduğu gibi ahiret hayatında da böyledir!..

2- Alimle cahil, Allah'ın indinde bir olmadığı gibi, akl-ı selimin ve sağduyunun yanında da elbette böyledir. Yani bu ikisi arasında kıyas kabul etmez fark vardır. Fakat bunu gereği gibi fark eden yine Kur'an ışığında çalışan akıldır.

3- Takva ehli olma da yine ilim ehli olmaya bağlıdır; ilimsiz takva ehli olmaz ve olamaz! Zira "Kaş yapıyorum derken göz çıkarır" darb-ı meseli söylendiği gibi, "Cahilin sofusu şeytanın maskarasıdır" diye de söylenir.

O halde "Kaş yapıyorum derken göz çıkarmamak" ve aynı zamanda şeytana maskara olmamak için, Ulum-i Arabiyye olsun, Ulum-i Şer'iyye olsun şarttır ve kaçınılmazdır.

4- Ayette güzellikten bahsedilmektedir. Güzel nedir? Neler güzel ve neler çirkindir; güzelliğin hükmü nedir? Çirkinliğin hükmü nedir? Işte bu suallerin gerçek manada cevabını vermek için şeriat'ı ve şer'î nizamı bilmek şarttır ve esastır. Aksi halde bu iki vasfı birbirine karıştırmış, "Güzele çirkin, çirkine güzel demiş" olabilir.

5- Sabır nedir ve nasıl olur, nerede olur, sabrın bir sınırı var mıdır? Asır suresindeki tavsiye edilen sabır hangisidir?..

Yine sabır mevzuundaki bu suallere cevap vermenin tek bir yolu vardır. O da ilimdir, ilim tahsilidir. Çekirdek kadro:

Isterseniz, bu kuruluşa "Çekirdek kadro" deyin, isterseniz "Rabbanî kadro" deyin ve isterseniz "Şirke hayır! Tevhid'e evet!" diyen bir kadro deyin fark etmez. Bu ve benzeri medih makamındaki bu tâbirler vakıa mutabık, hakikate uygundur. Bütün mesele ilim ehli olmak ve on iki ilmi tahsil etmiş bulunmaktır!.. Şu hususu da unutmamak lazımdır ki; Ulum-i Arabiyye olsun, Ulum-i Şer'iyye olsun, bunlardan her biri tedvin edilmiş, kitabları yazılmıştır. Video ve bantlara çekilmiştir. Elhamdülillah; hepinizin kafa yapısı, hafıza ve zekâsı en azından normaldir. Ve hele hele içinizde fevkalâde hafıza ve zekâya sahip insanların ve gençlerin sayısı da az değildir. Erkek-kadın, genç-ihtiyar istisnasız hepinizin günde bir-iki saatlık zaman ayırması elbette mümkündür ve imkân dahilindedir ve ömrünün en bereketli zamanı, hazreti ilmi elde etmek için harcadığı dakikalardır.

 

Ve netice:

1- Rabbanî bir cemaat olmak isteyen sizlerden ilim tahsil etmenizi Allah Teala Hazretleri istemektedir. Ayetlerde gördünüz!..

2- Allah Resulü (s.a.v.), "Ilmi arama erkek-kadın her müslümana farzdır!" buyurmasiyle sizlerden ilim tahsilini istemektedir.

3- Yarının nesli de ilim tahsil etmenizi ve kendilerine hocalık yapmanızı ve bu suretle onları cehaletten kurtarıp ihya etmenizi sizlerden istemektedirler.

4- Halife'nizin de sizlere emir ve tavsiyeleri vardır. "Bir devlet reisi, mübah olan bir şeyi emrederse, o farz olur!" hükmü vardır. Kaldı ki, ilim tahsili mübah olan şeylerden değil, farzdır ve sizin gibi bir cemaat için farz-ı ayn'dır.

O halde daha neyi bekliyorsunuz? Teneşire çıkmayı mı? O zaman artık herşey biter!..

Zaman zaman sizlere söylemiştim ve de söylemekteyim: Ilim tahsili yönünden her ev medrese, her cami üniversite! Binaenaleyh, ne Şam'a gitmeye ve ne de Ezher'e veya başka herhangi bir yere gitmeye gerek yoktur!.. Eviniz ve caminiz size yeter; eviniz bereketli, caminiz feyizli!.. Ve işte sizin için böyle bir nimet ve böyle bir imkân vardır. Kaçırdığınız takdirde telafısi ve tedavisi zor olur, hesabını da veremezsiniz!..

 

Her halükârda şehadet:

Ister evinizde ölün, ister caminizde; ister tabii bir ölümle ölün, isterse bir kaza neticesi ruhunuzu teslim etmiş olun, şehadet şerbetini içmiş, şehid olmuş olursunuz! Neden? Çünkü, ilim tahsili yolunda ve esnasında ölenler şehid olarak ölürler! Bu hususu da asla unutmayın! Ne kârlı iş; netice iki: Ilim adamı olma, şehid olarak ölme!..

Demek oluyor ki, talebe olmanın hayatı da temiz mematı da! Allah, cümle Ümmet-i Muhammed'e bu şuuru ve bu aşkı ihsan buyursun!..

 

Asker olma:

Hilâfet Devleti'nin vasıflarından biri de herkesin, ama erkek-kadın herkesin, genç-ihtiyar herkesin asker olmasıdır. Binaenaleyh, Kur'an'ın beyaniyle her müslüman askerdir, hizbullahtır, cundullahtır, ensarullahtır ve nihayet mücahid fî-sebîlillahtır!.. Ve bütün bu tâbirler Kur'an ifadeleridir. Peygamber devrinde, Halife'ler devrinde, tabiin ve tebe-i tabiin devrinde de ve daha müteakib devirlerde asker olmanın belli bir vasfı, belli bir yaşı yoktu; herkes askerdi! Belli vasıflar ve belli yaşlar sonraları ihdas edildi!..

 

Nübüvvet ve Hilâfet Devrine Dönüş:

Mâlum hadis-i şerif'de de geçtiği üzere, bu hareketin mümtaz vasıflarından biri de "Nübüvvet esası üzerine" kurulan Hilâfet devrine dönmektir. Binaenaleyh, askerî yönden de Asr-ı Saadet'e dönmekte ve erkek-kadın, genç-ihtiyar herkesin asker olduğunu; her evin karargâh, her mescidin kışla olduğunu bütün bir dünyaya ilan ediyor ve duyuruyoruz! Duyururken de gayemiz genelde saldırma değildir, savunmadır!..

 

Mevcudu muhafaza:

Islam Devleti'ne sahip olmanın ve şükrünü yerine getirmenin şartlarından biri de "Mevcudu muhafaza"dır. Yani; ümmet fertlerine; erkek ve kadınına, genç ve ihtiyarına sahip çıkmalı ve onların çobanı, muhafız ordusu ve adeta koruma polisi olmalıdır ve bu suretle onları kurtlara ve tilkilere kaptırmamalıdır. Ve her şeyden önce günümüzün kurtlarını ve tilkilerini tanımalıdır:

Kalbleri Anıtkabir'de olanlar günümüzün kurtları, bir ayağı camide bir ayağı Anıtkabir'de olanlar da tilkileridir. Misal vermek gerekirse ilham ve kaynağını Anıtkabir'den alan, demokrasi ve laikliği ağzından düşürmiyenler kurtlardır; zaman zaman Islam'dan, adil düzenden söz edenler ve zaman zaman Anıtkabir ibadetini yapan ve zaman zaman da Kırmızı Koltuk'a oturup arz-ı endam ederek kâfir laik sisteme Islam hürriyeti diyen, "Biz Atatürk'e karşı değiliz; sağ olsaydı bizim partide yerini alırdı!" diyenler de tilkileri temsil etmektedir.

Işte bu kurt ve bu tilkilere karşı mevcudu muhafaza etmenin yolu, bu ahmakların kalemlerinden çıkan yazıların, ağızlarından çıkan sözlerin bantları da kendileri gibi birer kurt ve birer tilki olduklarını, hayır yerine şer getireceklerini, sevap yerine günah kazandıracaklarını hatırlatmalı, bunlara karşı onların hassasiyetlerini ve duyarlılıklarını korumalıdır.

 

Tedavi etmeli:

Diğer Yazıları