İSLAM NEDİR, NE DEĞİLDİR?

Genel Yayın Müdürlüğü

07-06-2013

İSLAM NEDİR, NE DEĞİLDİR?

İslam dini, ilk İnsanla başlayan, bütün peygamberler tarafından tebliğ edilegelen, son Peygamber Hz. Muhammed'le de kemal şeklini alan ve her asırda İnsanlığın ihtiyacına cevap verebilecek muhtevaya sahip olup, her türlü söz, fiil ve hareketler hakkında hüküm koyan, müeyyide getiren ilahî bir nizamdır!

Bir başka târifi:

İslam dini: Allah tarafından vaz edilen öyle bir kanundur ki, gönül rızasıyla kendisine bağlananları, bizzat hayır olan ebedi saadete götürür.

Bir üçüncü târif:

İslam dini, İnsanoğluna yaratılışının yegâne gayesi olan kulluk görevini kendisine öğreten ilahî bir tâlimattır. "Şeriat" kelimesi de genel manada "Din"e eşit istilahî bir ifadedir.

Tarihi:

İslam dininin tarihi, ilk İnsanla başlamıştır; kıyamete kadar da devam edecektir. Çünkü hayatın tek bir manası, yaratılışın tek bir gayesi vardır. O da İnsanın Hâlik'ına kul olması ve ubûdiyette bulunmasıdır. Bu gaye ile dünya hayatına gelen İnsanın, asıl vazifesi olan ubûdiyyetini nasıl yapacağına dair kendisine bir tâlimatın verilmesi lazımdı. İşte bu lâzıme-i dindir. Bu itibarla, tarih boyunca İnsanoğlu dine muhatab olmuştur.

 

MUHTEVASI:

İslam dininin muhtevası ve şümûl sahası o kadar geniştir ki, hayatın hiçbir hareketini dinin çerçevesi dışında düşünmek mümkün değildir. Evet din, bazılarının zannettiği gibi, sadece bir vicdan işi değildir. Hem bir vicdan işidir, hem de bir hayat işi ve bir hareket işidir. Şümûl sahası İnsanın her türlü söz, fiil ve hareketleridir. Din; Mükellef olan İnsanın maddi-manevî bütün fiillerini muhatap alır ve hepsinden sorumlu tutar.

Bazılarının yanıldığı noktalardan İşte biri de budur: Onlara göre din, İnsanla ilgili bazı meseleleri içine alır. Diğer meseleler ise dinin muhtevasının dışındadır ve serbest bırakılmıştır... İşte bu, fahiş bir hatadır. Ve bu hata, hayattaki sapmaların ve huzursuzlukların kaynağıdır!..

İnsan, Allah'ın mülkünde yaşayan, sayısız nimetleriyle beslenen, ferdî, ailevî, ictimaî birçok problemleri olup, çok yönlü bir varlıktır. Kendi nefsiyle, ailesiyle, komşusuyla, cemiyetiyle, devletiyle ve nihayet madde ile alakalı meseleleri vardır. Bu meselelerini neye göre ve hangi ölçü ile halledecektir?

Hâlik Teala'nın mülkünde yaşayan İnsana gönderdiği nizamda bu sorunun cevabı elbette olacaktır ve olmuştur. Bu arada şunu da çok iyi bilmelidir ki, kâinat camiasında en üstün makam, en yüksek şeref İnsana verilmiştir. İnsanın makamı meleklerin makamından da üstündür. İnsan halifedir; Allah'ın halifesidir. Hilâfet makamı ona verilmiştir. Melekler bile İnsanoğlunun bu büyüklüğünü, halifeliğini kabul etmiş ve secdelere kapanarak ona bey'at etmişlerdir. (Bakara, 30)

Her şey İnsanın emrinde ve hizmetindedir; Cenab-ı Hakk, kendisine halife olmak üzere yarattığı İnsana, muhtaç olacağı herşeyi vermiştir. (Bakara, 29; İbrahim, 34; Casiye, 13...) ve onu, varlıkların içerisinden en güzel şekilde yaratmıştır. (Tin, 4)

Halife demek tâbir caizse, naib demek, vekil demektir. Evet İnsanoğlu, özellikle yeryüzünde Allah'ın halifesi yani naibi ve vekilidir. Bu itibarla İnsan asıl değil, vekildir. Yapacağı işleri ve icraatını kendi namına değil, Allah namına yapacaktır. Hem de Allah'ın verdiği tâlimata göre, koyduğu nizama göre yapacaktır. Herşeyin başında Besmele çekmesi bunun bir ifadesidir. Bir gün kıyamet gelecek, Allah, naib ve vekil olarak yarattığı İnsandan hesap soracak, gönderdiği tâlimata ve nizama göre onu hesaba çekecektir. Hesabını verenler, yine Hilâfet makamında kalacak ve Â'lây-ı İliyyine yükselecekler, veremeyenler de Hilâfet makamından atılacaklarve esfel-i safiline yuvarlanıp gideceklerdir.

Dinin sonsuz ve sınırsız muhtevasını hülâseten şu dört maddede toplamak mümkündür:

1- İtikadât;

2- İbadât;

3- Muamelât;

4- Ukûbât.

İtikadât:

Dinin bu bölümü imandan bahseder. "İnsanoğlu nelere inanacak, nelere inanmayacaktır?" şeklindeki sorulara cevap verir. İnsanın fikir sistemini ve inanç yapısını düzene kor, nizama bağlar ve gönül âlemini anarşiden korur. İmanın altı şartı bu bölümün başında gelir. Akaid ve Kelam kitapları bunlardan bahseder.

İbadât:

Dinin bu bölümü, bizatihi ibadet olan mevzulardan bahseder. Doğrudan doğruya Allah ile olan münasebetlerini nizama kor, esasa bağlar. O hususlarda tereddüt ve karışıklıklara meydan vermez.

İslam'ın beş şartı bu bölümün başında gelir ve ilmihal kitapları bunları bahis mevzuu yapar.

"Bizzat ibadet" tâbirini kullandık. Çünkü, şuurlu müslümanın her işi ibadettir. Ama bir kısmı bizzat ibadettir, bir kısmı da bilvasıta ibadettir.

Muamelât:

Muamelât, kelime olarak müfâale babından gelir ve karşılıklı münasebetleri ifade eder. Evet yukarıda da kaydedildiği gibi, İnsan çok cepheli ve girift bir varlıktır ve her şeyle münasebeti vardır. Madde ile neleri alabilir, neleri satabilirler, neleri yiyebilir, neleri yiyemezler, nelerde tasarruf edebilirler, nelerde tasarruf edemezler; Aile ve akraba ile münasebettardır; Bunlara karşı hakkı nedir, görevi nedir; Kimlerle evlenebilir, kimlerle evlenemez; Evlenme ne demektir, nasıl başlar ve nasıl devam eder?.. Komşularıyla münasebeti vardır; Komuşunun komşuya hak ve hukuku nedir, sorumluluğu neden ibarettir?.. Cemiyet ve cemaatiyle münasebeti vardır; İctimaî hak ve görevleri nelerdir?.. Devletiyle münasebeti vardır; Devletine karşı hakkı nedir, mesuliyeti neden ibarettir? Devlet nasıl kurulur, devleti kimler yürütür ve hangi ölçülere göre yürütülür?..

Devletin diğerdevletlerle münasebeti vardır; İslam devleti diğer devletlere karşı nasıl davranacak ve münasebetlerini ne ölçülerde yürütecektir?..

Bütün bu soruları en ince teferruatına kadar cevaplandıran dinin bir bölümü vardır ki, İşte bu bölüme "Muamelât" ismi verilir. Fıkıh ilminde geniş bir yer işgal eden bu bölüme aynı zamanda "İslam Hukuku" denir.

Ukûbât:

İslam dininin bu bölümü cezalardan bahseder. Hayatta öyle İnsanlar olabilir ki, hakkına razı olmaz, hukuka tecavüz eder ve İnsanların huzurunu bozar, üzerine düşeni yapmaz!.. İşte böylelerini cezalandırmak, başkalarına da ibret dersi olmak üzere, İslam dini bir takım müeyyideler getirmiştir, cezalar koymuştur. İşte, cezalardan bahseden dinin bu bölümüne "Ukûbât" denir. "Ceza Hukuku" da denen bu bölüm, fıkıh ilminde yine en ince teferruatına kadar yerini almıştır.

 

DEVLET:

Görüldüğü üzere, devlet İslam'ın dışında değil, içindedir; İslam dininin bir bölümüdür, İslam hukukunun bir parçasıdır. Ve o derece ki, iman meseleleri, namaz ve oruç gibi ibadet meseleleri nasıl İslam'ın birer emri, yerine getirilmesi gereken birer vecibe ve birer fariza ise, devlet meselesi de İslam'ın bir emri olup, yerine getirilmesi gereken bir vecibe ve bir farizedir ve nihayet müslümanlar İslam hukukunun usul ve kaidelerine göre, İslamî bir devlete sahip olma sorumluluğu altında bulunmaktadırlar.

Önemine binaen meseleye açıklık getirilmiş ve kesinlik kazandırılmıştır. Şöyle ki:

1- İslam müslümanların kendi prensiplerinden başka prensiplere boyun eğmelerine müsaade ve müsamaha etmediği gibi, umumî prensiplerine ve teşrî ruhuna uygun olmayan her şeyi de kati olarak yasaklar. Allah iki yol gösterir, üç değil!.. Ya Allah'a ve O'nun Resulü'nün getirdiği hükümlere uymak, yahut da şeytanın ve uşaklarının koydukları kanunlara uymak. Allah ve Resulü'nün emir ve hükümlerinin dışında kalan her şey, şeytandan ve şeytanın uşaklarındandır!

Allah'ın mutlak hâkimiyyetini ifade eden ayetlerden birkaçı:

"Artık onlar sana icabet etmek istemezlerse, belki onlar heva ve heveslerinin peşinde gitmektedirler. Halbuki Allah'ın dosdoğru delili olmadan heva ve hevesine uyandan daha sapık kim vardır?" (Kasas, 50)

"Sonra (Habibim) seni de bir din emrinden Şeriat'ın üzerine memur kıldık. O halde sen o Şeriat'a tabi ol! Bilmezlerin heva ve hevesine uyma!" (Casiye,18)

"Çünkü, onlar Allah'ın iradesinden sana gelecek hiç birşeyi def edemezler. Şüphe yok ki, zalimler birbirinin dostudur. Allah ise takva sahiplerinin dostudur." (Casiye,19)

"Rabb'inizden size indirilen Kur'an'a uyun! Ondan başkasını dost edinip de kendisine uymayın! Ne kadar az öğüt tutuyorsunuz!" (Araf, 3)

İşte bütün bu ayetler gösteriyor ki, müslüman bir milletin gerek maddî ve manevî ve gerekse dünyevî ve uhrevî bütün iş ve muamelelerinde başvuracağı nizam Kur'an nizamıdır. Kur'an nizamından başkası hevadır, sapıklıktır, şeytana ve zalimlere dost olmaktır ve nihayet öğüt ve nasihattan anlamayanların işidir!..

2- Şu da bir hakikattır ki, Allah, kendisine iman edenlerin, kendi hüküm ve kanunlarından başkasıyla hükmetmelerine veya Allah'ın indirdiği kanunlardan başkasına boyun eğip, rıza göstermesine asla müsaade etmez. Hatta Allah'ın hükmünün dışındaki bütün hüküm ve kanunlara küfredilmesini, red ve inkâr edilmesini emreder. Kendi hüküm ve kanunlarından başka hüküm ve kanunlara uyulmasını ve rıza gösterilmesini haktan çok uzak bir sapıklık ve şeytanın yoluna tabi olmak şeklinde niteler.

İşte apaçık ayet:

"Sana indirilen Kur'an'a da senden öncekilere indirilmiş olan kitaplara da iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki? Ona küfretmeleri emrolunduğu halde tağutla hükmetmeyi isterler. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla saptırmak ister." (Nisa, 60)

3- Kim Allah'ın indirdiğinden ve Peygamberi'nin getirdiğinden başkasıyla hükmederse "Tağut" ile, yani put ile daha açığı put kanunlarıyla hükmetmiş olur. "Tağut" bir Kur'an terimi olup haddini tecavüz eden, her şeyde ukalalık yapan kimseye denir. Bir milletin tağutu; Allah ve Resulü'nün emrinden başka neye ve kime uyarlarsa İşte odur.

Bir başka ifade ile; Allah'tan başka kime kulluk ediyorlarsa, Allah'ın indirdiği nizamdan, Resulü'nün gösterdiği yoldan başka herhangi bir ize ve -izime gidiyorlarsa tağut odur. Allah'a inanan, Allah'tan başka hiçbir şeye inanmaz ve inanamaz! Bu imanının bir gereği olarak da Allah'ın nizamından başka hiçbir nizam kabul etmez ve edemez! Ederse, Allah'a olan imanı gider ve kâfir olur! Bunun başka türlü tevil ve tefsiri yoktur.

İşte ayetler:

"Allah ve Peygamber'i, bir işi emrettiği zaman, gerek mü'min olan bir erkeğin, gerek mü'min olan bir kadının bu emre aykırı işlerde muhayyerliği yoktur. Kim Allah ve Resulü'nün emrini tutmazsa, şüphesiz ki, o apaçık bir sapıklıkla yolunu saptırmıştır." (Ahzap, 36)

Ayetten açıkça anlaşıldığına göre, Allah, kadın veya erkek hiçbir mü'minin kendi yolundan başka yollara gitmesine izin vermemiştir. Dinlemeyip gidenleri en büyük sapıklıkla sapık saymıştır!

4- Allah, müslümanların tatbik ettikleri hüküm ve kanunların Kur'an'ın hüküm ve kanunlarına uygun olmasını emreder. Indirdiği kanunlarla hükmetmeyenleri zalim, fasık ve kâfir sayar!

İşte ayetler:

"Kim Allah ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Maide, 44)

"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar zalimlerin ta kendileridir." (Maide, 45)

"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, onlar fasıkların ta kendileridir." (Maide, 47)

5- Allah, müslümanların içlerindeki pislikleri, darlıkları yok edip saf bir kalple Peygamber'e bağlanmadıkça, aralarında geçen her hadisede Peygamber'i hakem kabul etmedikçe, onun verdiği hükümlere boyun eğmedikçe tam bir mü'min sayılamayacaklarını açıkça bildiriyor. İşte Kur'an'ın hükümleri:

"Öyle değil, Rabb'ine andolsun ki, onlar aralarında geçen şeylerde seni hakem yapmadıkça, sonra verdiğin hükümlere, yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa, 65)

6- Şeriat'a uymayan her şey, kim emrederse etsin, müslümanlara haramdır. Isterse o günkü devlet yöneticileri emretsin, asla makbul değildir. Ulu'I-Emr'in hüküm verme hakkı, önceden de belirttiğimiz gibi, İslam'ın umumî prensiplerine uyduğu, teşri ruhuna muvafık olduğu takdirde makbuldur. Eğer, Ulu'I-Emr, İslam hududu haricinde bir hüküm verirse, her müslümanın uymaması, o hükme isyan etmesi gerekir, tatbik ve infazına mani olup, uygulanmasını zorlaştırması lazımdır. Ulu'I-Emr'e kayıtsız şartsız, mutlak itaat yoktur. Ulu'I-Emr, Allah ve Resulü'nün emrine itaat ettiği müddetçe ona itaat edilir, aksi halde ona itaat edilmez.

İşte Allah'ın (c.c.) ayeti:

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e ve sizden olan Ulu'I-Emr'e de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz, onu Allah'ın ve Peygamber'in (hükümlerine) götürün! Eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız (böyle yapın)! İşte bu, en hayırlı ve netice itibariyle de en güzel yoldur." (Nisa, 59)

"Hangi şeyde ihtilafa düşerseniz, onun hükmünü Allah'a bırakın!" (Şurâ,10)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de birçok hadis'lerinde Ulu'I-Emr'e itaatın hudutlarını çizmiştir:

"Yaratana isyan yolunda yaratıklara itaat yoktur!" (Müslim)

"İtaat, ancak mâruf şeylerdedir!" (Müslim ve Camiu's-Sağir)

"Kim size Allah'a isyan etmeyi emrederse onu dinlemeyin, ona itaat etmeyin!" (Müslim)

İslam fakihleri, müctehidler, sahabe-i kiram, Ulu'I-Emr'e itaatın ancak onların Allah'ın emirlerine itaat ettikleri ve Şeriat'ın kanunlarını tatbik ettikleri müddetçe şart olduğunda ittifak etmişlerdi. Allah'ın koyduğu kanun ve ceza hükümlerini tatbik etmemek, hele Şeriat'ı kaldırmak, helalı haram, haramı helal kılmak ve nihayet Allah'ın göstermediği izlere sapmak küfür ve dalalettir. Böyle bir duruma düşen yöneticiye karşı çıkmak her müslümana vaciptir. En basit karşı koyma metodu ise onun çıkardığı İslamî olmayan kanunlarda onu desteklememek, onun emir ve yasaklarını dinlemeyip, uygulamasını zorlaştırmaktır. Aksi taktirde bu müslüman vatandaş da aynı vebale girer.

7- İslam'ın hüküm ve kanunları, görüldüğü üzere asla parçalanıp bölünemez. Bir kimse İslam'ın bir takım hükümlerini kabul edip, diğer bir kısmını geri itemez. Kim böyle yaparsa İslam'ın daire ve çerçevesi dışına çıkmış olur.

O halde dini devletten, devleti de dinden ayırmak mümkün değildir. Günümüz İnsanının ve hatta müslümanının yanıldığı ve ayaklarının kaydığı noktalardan biri ve en mühimi budur. Yani bunları birbirinden ayırmak, dini dünya ve devlet hayatından ayırmak!..

Şimdi bir de bunun mümkün olmadığını ve olamayacağını şu yönden muhakeme edelim:

Yukarıda da görüldüğü üzere, devlet, dinin bir bölümüdür, bir parçasıdır. Etle kemik gibi, ruhla beden gibi, sıkı sıkıya birbirine bağlı, birbirini tarııamlayan, biri diğerinin içinde iki unsurdur. Nasıl ki, iman meselelerini, ibadet meselelerini, namaz ve orucu dinden ayırmak mümkün olmadığı gibi, devleti de dinden, İslam'dan ayırmak mümkün değildir. Nasıl ki, namazı ve orucu kaldırmaya veya bunları kabul etmemeye kimsenin hak ve selahiyeti olmadığı gibi, devleti de İslam'dan ayırmaya, dini devletten uzaklaştırmaya da kimsenin hak ve selahiyeti yoktur. Nasıl ki, imanın şartlarından veya İslam'ın şartlarından birini kaldırmaya, lağvetmeye kalkışmak demek, dine müdahale etmek, dini bozmak, dini yıkmak ve Allah'a karşı çıkıp O'na savaş açmak demektir. Bir müslüman, müslüman olarak buna ne cüret edebilir ne de rıza gösterebilir!.. Dini de gider, imanı da!..

Çünkü namazı kılmamak, orucu tutmamak başka şeydir, namazı kaldırmak, orucu kaldırmak başka şeydir. Birincinin hükmü günahkâr olmaktır, ikincinin hükmü ise kâfir olmaktır. Birincide kabul var, tatbik yok, ikincide ise kabul de yoktur. Dinin, herhangi belli bir meselesini kabul etmemek küfürdür ve kâfırliktir!

Dini devlet yönetiminden kaldıran kişi veya kişiler ne yapmışlardır? Dinin devlet bölümünü ve İslam hukukunu beğenmemiş ve kabul etmemişlerdir; Allah'ın devletle ve dünya nizamıyla ilgi tâlimat ve nizamını kabul etmemişlerdir. İnsan yapısı kanunları ve nizamları, Allah'ın gönderdiği kanun ve nizamlardan daha üstün görmüşler, daha yeterli, daha isabetli görmüşlerdir. İnsanın fikrini, İnsan aklını Allah'ın ilminden daha ileri, daha medeni görmüşlerdir!..

Böyleleri ne kadar "Biz de müslümanız!" deseler de Allah'ın hükmünde müslüman değillerdir. Çünkü, bunlar bu halleriyle Allah'a cehl veya hata isnad etmişlerdir. Yani Allah bilmemiştir veya hata etmiştir. Bir başka ifade ile bunların durum ve tutumlarını ortaya koyacak olursak, bunlar şöyle demiş oluyorlar: "Bizler devlet işlerini Allah'tan daha iyi biliriz! Allah dünya ve devlet işlerini bizim kadar bilemez!.." İşte böyle demiş oluyorlar ve kendilerini Allah'tan daha üstün tutuyorlar. Bu şirk değil de ya nedir?

Bir başka yönden de bakıldığı zaman görülür ki, bunların zihniyet ve inançları Allah'ın beyanlarıyla, verdiği haberleriyle çatışma halindedir, inkâr halindedir. Allah Kur'an'da, "En güzel hüküm koyan, kanun vaz eden benim; Benim kanunlarımdan başkası cahiliyet kanunlarıdır." (Maide, 50), "Hâkimlerin en güzel hâkimi benim!" (Tin, 8), "Hiç şüphesiz ki, bu Kur'an, yolun (hayat yolunun) en sağlam ve en güzelini göstermektedir!" (Isra, 9), "Şüphesiz ki, bu benim dosdoğru yolumdur, buna uyun!.." (Enam, 153) derken, dini devletten kaldıranlar ne yapmış oluyorlar? Allah'ı tekzib etmiş ve O'nu yalanlamış oluyorlar. Allah'ı tekzib eden ve O'nu yalanlayanlar kâfir olmazlar da ne olurlar? Hangi İslam âlimi çıkıp da bunları savunabilir? "Hayır, bunlar kâfir olmazlar!" diyebilir mi?

Müslümanların yanıldığı fahiş hatalardan biri de bu meseledir; Devlet meselesidir! Şöyle derler: "Din ayrı şeydir, devlet ayrı şeydir!" Onlara göre, "Din, Allah ile kul arasında bir vicdan işidir, dinin dünya ile, dünya işleriyle bir alakası yoktur. O camide olup bitendir!.."

Bu fikir İslam dininin ruhuna da aykırıdır, metnine de aykırıdır. Hiçbir İslam âlimi bunu söyleyemez. Bu İslam'a şen'i bir iftiradır. Hatta İslam'ı tetkik eden gayr-î müslim ilim adamları da bu hakikatı itiraftan kendilerini beri alamamışlardır. İşte bunlardan sadece birkaçı:

1- "İslam, sadece bir din değil, aynı zamanda siyasi bir nizamdır." (Dr. V. Fitzgerald, Muhammedan Law, c. 1, sf. 1)

2- "Hz. Muhammed, bir vakitte hem dini hem devleti tesis etti ve bu iki müessesenin sınırları birbirine uygundur." (C. A. Nallino, cited by Sir T. Arnold in his book: The Caliphate, sf.198)

3- "İslam, dinin ötesinde aynı zamanda siyasî bir nizamı temsil eder. Sözün özü, İslam, din ve devlete şamil mükemmel bir ilim hazinesidir." (Dr. Schacht, "Encyclopaedia of Social Sciences", c. 8, sf. 333)

4- "Apaçıktır ki, İslam, bem din hem de siyasettir. Onu tesis eden hem bir peygamberdi, hem de bir devlet adamı!.." (R. Strothmann, "The Encyclopaedia", c. 4, sf. 350)

 

İslam Anayasası adlı kitaptan iktibas edilmiştir.

Cemaleddin Hocaoğlu (Ka

Diğer Yazıları