Kelime-i Şehadet'in Tahakkuku

CUMA HUTBESİ

07-06-2013

 

Kelime-i Şehadet'in Tahakkuku

Rasûlullah (s.a.v.) Hırâ Dağı'ndaki mağara içinde yalnızlığa çekilip, orada ailesinin yanına gelinceye kadar adedi muayyen gecelerde ibadet eder ve yine azıklanıp giderdi. Sonra yine Hadîce'nin yanına dönüp, bir o kadar zaman için yine azık tedârik ederdi. Nihayet Rasûlullah'a bir gün Hırâ mağarasında bulunduğu sırada Hak (yani vahy) geldi.

Bunun üzerine Rasûlullah (kendisine vahy olunan) bu âyetlerle (korkudan) yüreği titreyerek döndü ve Hadîce bintu Huveylid'in yanına girerek: "Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!" dedi. Korkusu gidinceye kadar vücûdunu sarıp örttüler. Ondan sonra Rasûlullah vâki olan hâdiseyi Hadîce'ye haber vererek: "Kendimden korktum" dedi. Hadîce (r.a.): "Öyle deme; Allah'a yemin ederim ki, Allah hiçbir vakit seni utandırmaz.

 Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin, fakire verir, kimsenin kazandıramıyacağını kazandırırsın, misafiri ağırlarsın, hak yolunda zuhur eden hâdiselerde (halka) yardım edersin" dedi.

Bundan sonra Hadîce, Peygamber'i birlikte alıp amcasıoğlu Varakatu'bnu Nevfel ibn Esed ibn Abdi'l-Uzzâ'ya götürdü. Bu zât, câhiliyyet zamanında hıristiyan dînine girmiş bir kimse olup İbrânice yazı bilir ve İncil'den Allah'ın dilediği mikdarda bazı şeyleri İbrânice yazardı. Varaka gözlerine körlük gelmiş bir ihtiyardı. Hadîce Varaka'ya:

- "Amcam oğlu, dinle bak, kardeşinin oğlu ne söylüyor?" dedi.
 
Varaka:

- "Ne var kardeşimin oğlu?" diye sorunca, Rasûlullah gördüğü şeyleri kendisine haber verdi.

Bunun üzerine Varaka şöyle dedi:

"Bu gördüğün, Allah'ın Musa'ya gönderdiği Nâmus'tur. Ah keşke senin da'vet günlerinde genç olaydım! Kavmin seni çıkaracakları zaman keşke hayatta olsam!?

Bunun üzerine Rasûlullah:

- "Onlar beni çıkaracaklar mı ki?" diye sordu
 
O da:

- "Evet. Senin getirdiğin gibi bir şey getirmiş (yani vahy tebliğ etmiş) bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın. Şayet senin da'vet günlerine yetişirsem, sana son derecede yardım ederim", cevabını verdi. (Buhari,Vahyin başlaması babı: 1/8/3)

İşte Varaka b. Nevfel bir insanın söyleyeceği en doğru sözü söylemiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) arapların örflerine ve cahiliyye toplumunun heva ve hevesine muhalefet ederek onlara ''La ilâhe illallah deyin kurtulursunuz'' dediydi.

Ama onlar bugünkü tağutlar gibi canları pahasına da olsa, kadınları esir de olsa, çocuklarını da kaybetseler, maddî sıkıntılara da girseler İslam'a karşı koyup önüne engel olmak istediler. Çünkü Mekke müşrikleri bu kelimenin anlamını anladıydılar. Bu kelimeyi söylemeleri, onların putlarını ortadan kaldırıp, hakimiyeti kayıtsız şartsız Allah (c.c.)'a vermek demektir.

Ve yine bugünün müşrikleri gibi Allah (c.c.)'ın rububiyet tevhidini ikrar ediyorlardı. Yani Allah (c.c.)'ı Rabb olarak kabul ediyorlardı.

Bu hususu Allah (c.c.) bize şöyle bildirmektedir: De ki, "Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? O, kulaklara ve gözlere hükmeden kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? İşleri idare eden kim?" Hemen "Allah'dır" diyecekler. De ki, "O halde Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?" (Yunus, 31)

Ancak onlar Uluhiyet tevhidini inkâr ediyorlardı. Yani bir tek mabud olan ilahın olmasını kabullenemiyorlardı.

"İlâhları, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!"

(Sad, 5)

Akleden bir toplum için aslında bunda şaşırılacak bir şey yoktur. Çünkü rızık vermede tek olan O, yaratmada tek olan O, diriltmede ve öldürmede tek olan O ise, ilâh olmada tek olmasında şaşılacak bir şey neden olsun ki?

Ancak bugünün müşrikleri Mekke müşriklerinin anladığı gibi "La ilâhe illallah" kelimesini anlamıyorlar. Onun için bugün bir çok müşriğin "La ilâhe illallah" dediğini duyarsın.

Bugünün "müslümanım" diyen bir çok insanı bile dünün Ebu Cehil'inin anlamış olduğu Kelime-i Tevhid'i anlamamıştır. Zaten anlamış olsalardı bugün Ümmet bu zillet içerisinde yaşar mıydı? Her "müslümanım" diyen toplumun başında birer tağut olur muydu? Veya başka bir ifadeyle sayıda bir buçuk milyar Müslüman var denildiği halde, neden Müslümanların hiç bir İslam devleti yok?

Kelime-i Şehadet dediğimizde şehadet kelimesi görmek anlamına gelir. Adamın biri Rasûlullah (s.a.v.)'e: "Ey Allahın Rasulu! Bana bir tavsiyede bulun!" dediği zaman Rasûlullah (s.a.v.) de: "Halkın içinde salih bir kişiden çekindiğin gibi Allah (c.c.)'dan da öyle çekin, haya et!" buyurmuştur. (Cami'ul-Ehadis, 10/260/9567)

Evet, fasık bir kişi kendi gibi bir fasığın yanında bir masiyet işler, ama salih bildiği kişinin yanında o masiyeti işlemekten çekinir.

"Şehadet ederim ki Allah (c.c.)'dan başka bir ilâh yoktur!" dediğin zaman adeta "Ben Allah (c.c.)'ı görüyorum!" demiş oluyorsun ki ihsan mertebesi zaten odur.

İslam dini üç merhalededir:

İslam, İman, İhsan.

Bu üçünün anlaşılmasını bir misalle anlatmaya çalışırsak, bu üçü içiçe girmiş üç daire gibidir. En büyük birinci daire İslam dairesi, ikincisi de İslam dairesinin içinde olan biraz daha küçük olan iman dairesi, Üçüncü de iman dairesinin içinde olan ihsan dairesidir. Bir kişi ihsan dairesinden çıkarsa, iman dairesine girer, iman dairesinden de çıkarsa, İslam dairesine girer, ondan da çıkarsa küfür boşluğuna düşer. (Hucurat: 14, Enam: 125)

Dolayısıyla, her ihsan sahibi hem mü'min hem de Müslümandır.

Her mü'min, Müslümandır, ama ihsan sahibi değildir.

Her Müslüman, mü'min ve muhsin değildir.

Meşhur Cibrîl hadisinde Cebrail (a.s.): "İhsan nedir?" dediğinde, Peygamberimiz (s.a.v.): "Allah'ı sanki görüyormuşsun gibi ibadet etmendir; eğer sen Allah'ı görmüyorsan şüphesiz O seni görmektedir!", buyurdu.

İmandaki en üstün mertebe ihsan derecesine ulaşmaktır. Çünkü ihsan sahibi olan bir kişi günah işlemeye yeltenemez.

Bakınız! Allah (c.c.) bir hadis-i Kudsî'de "Âdem oğlunun işlediği her hayır iş kendisi içindir, fakat oruç böyle değildir. Oruç sırf benim için edilen bir ibâdettir. Onun mükâfatını da ben veririm!" buyurdu. Çünkü oruçta insan ihsan derecesini yakalıyor. Hiç bir kimsenin görmediği bir yerde orucunu bozabilme imkânı varken Allah (c.c.)'ın onu gördüğünü bildiği için orucunu bozmaya yeltenmiyor. Kişi diğer ibadetlerde riya yapabilirken onda riya yapamaz.

 

"Şehadet ederim ki Hz. Muhammed (s.a.v.) Allah (c.c.)'ın Rasuludur"un Tahakkuku!

Kelime-i Tevhid'in manası nasıl ki "Ben Allah (c.c.)'ı ibadette tekliyorum, ona hiç bir şeyi şirk koşmuyorum!" demekse, Rasûlullah (s.a.v.)'i de ona tabi olmada "Onu tekliyorum, o benim tek örneğimdir!" diyorsun. Rasûlullah (s.a.v.)'den sonra eğer bir âlime tabi oluyorsak, onun sözüyle o âlime tabi oluyoruz.

Sana güvendiğin bir âlimden sahih bir hadis-i şerif geldiği zaman bil ki sana o hadisi Rasûlullah (s.a.v.) o anda söylüyor. Sahabenin Rasûlullah (s.a.v.)'e hırsla tabi olduğu gibi sen de tabi ol!

Bu hususda bir kaç misal:

1- Rasûlullah (s.a.v.), bir ipek (kumaş) alıp onu sağ eline, birde altın alıp onu da sol eline koydu. Sonra; "Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır!" buyurdu. (Sünen-i Ebi Davud, 4/89/4059)

Rasûlullah (s.a.v.) bir adamın elinde altından bir yüzük görüp de onu hemen çıkarıp attı ve:

"Sizden biriniz ateşten bir kor alıyor da, onu eline koyuyor!" buyurdu. Rasûlullah (s.a.v.) gittikten sonra adama:

- "Al yüzüğünü, onunla faydalan!" dediler:

- "Hayır! Vallahi onu ebediyen alamam. Onu Rasûlullah (s.a.v.) attı", dedi. (Sahih-i Müslim, 6/149/5593)

İşte Rasûlullah (s.a.v.)'e tabi olmanın en bariz ve net örneği. Rasûlullah (s.a.v.) o altını attıktan sonra halbuki onu alıp, satabilirdi. Ama Rasûlullah (s.a.v.) onu attığı için onu geri almayı kerih gördü. Aslında bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v.) muhacirin târifini yaparken muhacir Allah (c.c.)'ın yasaklarından sakınandır diye bildirmiştir. Sen Rasûlullah (s.a.v.)'in bir emrini duyduğun zaman hemen onu uygulaman senin Rasûlullah (s.a.v.)'i sevdiğinin belirtisidir.

Mesela sakalın kesilmesi dört mezhebe göre haramdır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v.) "Müşriklere muhalefet edin! Bıyıkları kırpın, sakalları uzatın!" (Sahih-i Müslim) diye buyurduğu halde sen hala sakalı kesiyorsan, bunun cevabı acı da olsa sen Rasûlullah (s.a.v.)'i sevmiyorsun, ona olan sevgin eksik demektir. Zaten sevgi tamamen kalkarsa iman hepten ortadan kalkar. Çünkü kişi birini severse onun için kınayanların kınamasına bakmadan fedakârlıklara katlanandır. Yoksa sevgi iddiası bâtıl olur. Varaka b. Nevfel ne güzel dediydi, "Senin getirdiğin gibi bir şey getirmiş bir kimse yoktur ki düşmanlığa uğramasın." Evet! bu dava uğrunda mü'min kişi bir takım düşmanlıklarla karşılaşacak, bu tabiîdir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber nice düşmanlıklar gördü. Biz ise onun ümmetiyiz. O bizim örneğimizdir.

2-Hudeybiye anlaşmasındaki sâdık bir sevgi:

Sahihaynde geçen Hudeybiye anlaşması üzerine uzun bir hadis-i şerifte o zaman kâfir olan Urve ibn Mes'ûd Kureyşlilere şunları söyledi:

- "Ey kavmim! Siz benim babam yerinde değil misiniz?" diye sordu.

Kureyşliler:

- "Evet, diye doğruladılar. Bunun üzerine Urve ibn Mes'ûd:

- "Ben de sizin oğlunuz mesabesinde değil miyim?" dedi.

- Onlar:

- "Evet", diye tasdik ettiler.

Sonra Urve:

- "Sizler beni bir kabahat ile ittihâm ediyor musunuz?" diye sordu.

Onlar buna da:

- "Hayır", diye cevab verdiler.

Bu defa Urve ibn Mes'ûd:

- "Bu adam size hayır ve iyilik yolu gösteriyor. O yolu kabul ediniz! Ve beni bırakınız O'na gideyim!" dedi.

Mekkeliler:

- "Haydi git", diye izin verdiler.

Urve ibn Mes'ûd, Peygamber'e geldi ve: "Ey Muhammed! Sen kavminin kökünü kazıdığını farzetsek, ne düşünürsün, bana söyle! Senden evvel Arab'dan kendi kavmim toptan helak eden bir kimse işittin mi? Ya mesele diğer şekilde meydana gelirse (Kureyş'in size ne kötü muamele edecekleri, size gizli değildir). Vallahi ben aranızda ileri gelenlerden bazı kimseler görüyorum, bu muhakkak olmakla beraber, yine ben bir takım kabilelerden toplanmış karışık kimseler de görüyorum ki, bunlar harb sırasında kaçıp, seni yalnız bırakabilecek kabiliyettedirler", dedi.

Ebu Bekr, (Urve'nin, Peygamber'in sahâbîlerini harbden kaçmakla ittihâm etmesine dayanamadı da) Urve'ye dönüp:

- "Haydi sen, Lât putunun fercini yala! Biz mi harbden kaçıp Rasûlullah'ı yalnız bırakacağız (hâşâ)!" diye reddetti.

Urve:

- "Bu kimdir?" diye sordu.

Sahâbîler:

- "Ebu Bekr'dir", dediler.

Urve:

- "Dikkat et Ebu Bekr! Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, eğer üzerimde henüz ödeyemediğim bir iyiliğin olmasaydı, elbette ben de sana cevab verirdim", dedi.

(Urve b. Mes'ûd olayları adeta gizli bir kamera gibi kayda alıyor, ki her şeyi gidip daha sonra Kureyşlilere anlatacak.)

Râvî dedi ki: "Urve, Peygamber'e söz söylemeye devam etti. Ve (konuşma arasında Arab âdeti üzere) her söz söyledikçe eliyle Peygamber'in sakalını tutuyordu. Halbuki bu sırada Mugîre ibn Şu'be -ki Urve'nin kardeşinin oğludur, başında miğfer ve yalın kılıç bir halde Peygamber'in başı üzerinde duruyor, O'nu koruyordu. Ve Urve her ne zaman Peygamber'in sakalına eliyle uzanıp okşamaya girişirse, derhal Mugîre kılıcının kınının ucuyla Urve'nin eline vuruyor ve Urve'ye:

- "Rasûlullah'ın sakalından elini çek!" diyordu. Mugîre'nin bu hareketi üzerine Urve başını kaldırdı da:

- "Bu da kimdir?" diye sordu.

Sahâbîler:

- "Mugîre ibn Şu'be'dir", dediler.

Bunun üzerine Urve:

- "Ey gaddar! Ben hala senin (cahiliyyetteki) gadr ve hıyanetini ödemeye çalışmakla meşgul değil miyim?" dedi.

Mugîre cahiliyyette Mâlik oğullarından bazı kimselerle yol arkadaşlığı yapmış ve yolda bunları öldürüp mallarını almış, sonra Medine'ye gelip Müslüman olmuştu. (Bu malları Peygamber'e arzettiğinde) Peygamber:

- "İslam olmana gelince, bunu kabul ediyorum. Mallara gelince (bunlar gadrdır); ben bunlardan hiçbir şeyi de (alıcı) değilim!" buyurdu.

Sonra Urve, Peygamberin sahâbîlerini iki gözü ile iyice tedkîke başladı. (Ve arkadaşlarına:

- "(Bu ne ta'zîmdir!) Vallahi Rasûlullah ağzından birşey atarsa bu muhakkak sahâbîlerinden bir adamın avucuna düşüyor ve o adam bunu yüzüne ve bedenine sürüp ovalıyor. Onlara birşey emredince, sahâbîleri derhal emrini yerine getirmeye koşuşuyorlar. Abdest aldığı zaman da abdest suyunun artanını almak için birbirlerini öldürmeye yaklaşıyorlar. Peygamber söz söylediği zaman, huzurundaki bütün sahâbîler seslerini alçaltıyorlar (yani O'na alçak sesle cevap veriyorlar). O'nu ta'zîm için yüzüne dikkatle bakamıyorlar, dedi.

Evet! işte ona tabi olmak, bu. O'nu sevmek bu. Bir şey emredince, sadece şunu yapın deyince hemen onu yerine getirmek için koşturuyorlar. Demek ki Rasûlullah (s.a.v.)'in yanındakiler onu terkedip gitmek bir yana, ağzından çıkan balgamı bile alıp yüzüne sürüyorlar. Abdest suyuna karşı adeta birbirleriyle kavga ediyorlar. İşte Urve b. Mes'ûd evvela Hudeybiye'ye Rasûlullah (s.a.v.)'in yanına geldiğinde kibirlenerek geldiydi, ama dönerken Kureyşlilere:

- "Ey kavmim! Vallahi ben vaktiyle birçok meliklerin huzuruna sefir olarak çıktım. Rûm meliki Kayser'ın, Fars meliki Kisrâ'nın, Habeş meliki Necâşî'nin divanlarına elçilikle girdim. Vallahi bunlardan hiçbir melikin adamlarını, Muhammed'in sahâbîlerinin Muhammed'i ta'zîm ettikleri derecede hükümdarlarını asla ta'zîm eder görmedim. Muhammed'in sahâbîleri, O'nun tükürüğü ile bile teberrük ediyorlar! O birşey emredince, O'nun sahâbîleri derhal emrini yerine getirmeye koşuşuyorlar. O abdest aldığı zaman da, abdest suyunun fazlasını birbirlerinin üzerine yığılarak paylaşıyorlar. O söz söylediği zaman sahâbîleri hafif bir sesle O'nu tasdîk edip cevap veriyorlar. Muhammed'in sahâbîleri O'nu ta'zîm için, O'nun yüzüne dikkatle bakamıyorlar. Şimdi Muhammed size güzel bir barış ve iyilik yolu arzetti. Bunu kabul edin! dedi."

Sonuç olarak:

1- İslam dini üç merhalededir. İslam, İman, İhlas

2- Kelime-i Tevhidi'n tahakkuku fedakârlıklarla olur.

3- Her dönemde ehl-i küfür iman ehline düşmanlıklarını ortaya koyarlar.

4- Allah ve Rasulu bir şeye hükmettiği zaman, mü'minlerin o şeyi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.

5- Peygambere ittiba hususunda en hırslı olanlar Sahabe-i Kiramdır.

Diğer Yazıları