Müdafaa:

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) Rahmetullâhi Aleyh

07-06-2013

Şöyle ki:

Kamu karşısında şiddet kullanmaya çağıran yazı ve sözlerimiz olmamıştır. Şiddet tehdidinde bulunmamışızdır. Konuşma bantlarımız ve neşredilen yazılarımız tetkik edildiğinde o manada bir davranışımızın olmadığı görülecektir.

Esasen bizim hareketimiz Kur'an'dan kaynaklanmakta, örnek olarak da Hz. Muhammed'i almaktayız. Hz. Muhammed'in Mekke devri bizim için örnektir. Peygamber 13 senelik Mekke devrinde ne şiddet kullanmış, ne şiddete çağırmış ve ne de tehdit fırlatmıştır. Sadece Allah'ın birliği inancından bahsetmiş ve bu inanca ters düşen putperestliği yermiştir. Biz de bir taraftan Tevhid inancını, Allah'ın hâkimiyyetini anlatırken, diğer taraftan da Türkiye'de putperestliğin hâkim olduğunu anlatmışızdır. Anlatırken de Peygamber'in Mekke devrindeki tebliğatını takip etmiş, şiddet kullanma ve kışkırtma yoluna asla gitmemişizdir. Memnuniyetle ifade edelim ki, 4-5 senelik yaptığımız telkin ve tebliğler herhangi bir hadiseye ne Avrupa'da ne de Türkiye'de sebep olmamıştır. Teşkilatımıza daima sabır tavsiye etmiş, kaba kuvvete, zor kullanmaya, mukabele bil-misil yapmaya, terörist bir harekete tevessül etmemelerini kendilerine sık sık tenbih etmişizdir!

 

Cihad nedir?

Bu kavram, Türk basını ve Türk idarecileri tarafından yanlış yorumlanmış ve Alman makamlarına yanlış intikal ettirilmiştir. Bu hususun da tashihi gerekir.

Bu kelimeyi de yanlış anlamamak lazım:

"Cihad" demek, hep "savaş" demek değildir. Islamî bir terim olan "Cihad"ın dereceleri vardır.

a) Nefse karşı yapılan "Cihad": Kişinin nefsine, nefsinin kötü istek ve aşırı duygularına karşı yaptığı cihaddır ki, en büyük cihad da budur!

b) Konuşarak ve yazarak veya bu yolda para vererek yapılan cihaddır, ki buna "Tebliğ" denir, "gerçekleri duyurma" denir.

c) Bir de silahlı "cihad" vardır ki, buna "harp" denir, buna "kıtal" denir.

Bizim, kendisinden söz ettiğimiz ve müslümanları davet ettiğimiz cihad, birinci ve ikinci kademedeki cihaddır, yani "tebliğ" duyurma cihadıdır. Yoksa bir silahlı cihad asla bahis mevzu değildir ve olmamıştır, böyle bir niyyet de taşımamaktayız. Şayet bunu andıran ifadelerimiz olmuşsa, bu "mecazi" manadadır.

 

Cihad:

Cihad, silahla ve savaş şeklinde olabileceği gibi, dil ile, kalemle (sözü ve sesli neşriyat; yani basın ve yayın...) yoluyla da olur. Buna dair hadis-i şerif'lerin sayısı çoktur.

Bir kaç örnek:

1- "Putperestlerle (puta tapanlarla) mallarınız, canlarınız ve dillerinizle cihad yapınız!" (Ebu Davud)

2- "Içinizden biri bir yaramazlığı gördüğünde onu eliyle (yani zor kullanarak), sonra buna gücü yetmiyorsa, diliyle, bunda da gücü yetmiyorsa kalbiyle engellesin (menetsin)!" (Müslim)

3- "Ben cihada gitmek için Peygamber'den izin istedim. O, bana şöyle dedi: "(Siz kadınların) cihadı hacca gitmektir!" (Buhari)

4- "Benden önce gönderilmiş bütün peygamberlerinin emrine uyan, yolunu tutan takipçileri olmuştur. Sonra yapmadıklarını söyleyen, emrolunmadıklarını işleyen yaramazlar töredi. Kim bunlarla eliyle cihad ederse o, mü'mindir; Kim diliyle cihad ederse o da mü'mindir; Kim kalbiyle cihad ederse o da mü'mindir. Bunun ötesinde imandan artık hardal tanesi kadar bir şey yoktur." (Müslim)

5- "Cihadın en büyüğü, zalim bir devlet reisine karşı söylenen adaletli bir sözdür (hakkı söylemektir)!" (Ebu Davud)

6- "Mü'min kılıcı ile de diliyle de cihad eder!" (A. b. Hanbel)

7- "Mücahid, nefsine karşı cihad açandır!" (Tirmizi)

Demek oluyor ki, "cihad" dendiği zaman illa da silahlı "cihad" değildir. Bizim yaptığımız gibi telkin ve tebliğ yoluyla da olabiliyor!

Sonra biz, müslüman olarak yapılan kötülüklere, dine karşı yapılan cinayetlere karşı susamayız; Susarsak Allah'ın lanetine uğrarız!

Işte ayetler:

"Indirdiğimiz açık delilleri ve hidayet (yol göstermeyi) biz Kitap'ta insanlara açıkça belirttikten sonra, gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lanet eder, hem de lanet ediciler lanet eder!" (Bakara, 159)

"Allah'ın indirdiği Kitap'tan bir şeyi gizleyip (söylemeyenler), onu bir kaç paraya satanlar var ya, işte onlar, karınlarına ateşten başka bir şey doldurmuyorlar. Kıyamet günü Allah, ne onlarla konuşacak ve ne de onları temizliyecektir. Onlar için acı bir azap vardır. (Bakara, 170)

 

Islam dini ve siyaset:

Islam dini diğer dinlerle kıyaslanamaz! Islam dininde siyaset, devlet idaresi dinin bünyesinde (yapısında) olup dinin kendisidir, yani siyasetin kaynağı Kur'an'dır! Kur'an iman ve ibadet meselelerini getirmenin yanında devlet hukukunu, ceza hukukunu da beraberinde getirmiştir. Bu itibarla Islam dininde din-devlet bütünlüğü vardır; Dini devletten, devleti dinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Bunlar ruhla beden gibi birbirini tamamlayan iki unsurdur. Namaz, oruç gibi ibadetler nasıl Allah'ın birer emri olup bunları dinden ayırmak mümkün olmadığı gibi devlet de, devletin siyaseti de Allah'ın bir emridir. Öyle ki, müslüman Islam devleti varsa onu korumaktan, yoksa onu kurmaktan sorumludur, namaz ve oruç gibi sorumludur. Bir başka ifade ile Islam dininde siyaset ibadettir, ibadette siyasettir. Siyasetin varlığını kabul etmek bir iman meselesidir, siyasetten ve devlet yönetiminden bahsetmek de ibadetten söz etmek gibidir. Binaenaleyh diğer ibadetler dinden ayrı tutulduğu zaman din yarım kalacağı gibi, devlet ve siyasette dinden ayrıldığı zaman din yarım kalacaktır!

Elhasıl Islam dininde cami ne ise, cami yönetimi ne ise devlet de, devlet yönetimi de odur! Kur'an'da aile hukuku, miras hukuku, ticaret hukuku, ceza hukuku vesair hukukla ilgili ayetlerin sayısı çoktur!

 

Hüküm ve yönetimle ilgili bir kaç ayet:

1- "Allah ve Peygamber'i bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış (müslüman bir erkek ve bir kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü'ne (koyduğu hüküm ve kanunlarda) karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (Ahzab, 36)

2- "Hüküm (kanun koyma) yalnız Allah'ındır. O, yalnız kendisine kul olmanızı emretmiştir. Işte doğru din budur. Ama insanların çoğu bilmezler." (Yusuf, 41)

3- "Yoksa cahiliyye (cahiliyyet devrinin hükümlerini) mi arıyorlar? Iyice bilen bir toplum için Allah'tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?" (Maide, 50)

4- "Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine 100 değenek vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanan insanlar iseniz Allah'ın dinini uygulama hususunda sizi, onlara karşı acıma duygusu tutup engellemesin. Mü'minlerden bir gurup da onlara yapılan bu cezaya şahid olsun!" (Mü'minun, 2)

Miras hukukunu beyan ettikten sonra Kur'an, müeyyide olarak şöyle diyor:

"Işte bunlar (bu taksimler Allah'ın sınırlarıdır (kanunlarıdır). Kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse Allah onu, altından ırmaklar akan cennetlere sokar, orada ebedi kalırlar. Işte büyük kurtuluş budur. Kim de Allah'a ve Peygamber'e karşı gelir, onun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır." (Nisa, 13-14)

"Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir... Zalimlerdir... Fasıklardır!.." (Maide, 44, 45, 47)

"Hırsızlık yapan erkek ve kadanın, yaptıklarına karşılık, Allah'tan bir ceza olarak ellerini kesin! Allah daima üstündür, hikmet sahibidir!" (Maide, 38)

Yukarıda mealini verdiğim bu ve benzeri ayetlerin getirdiği hükümlerin uygulanması dinin aynı zamanda devlet gücüne sahip olması şarttır. Fert ve cemaat olarak bu çeşit cezaları yerine getirmek elbette mümkün değildir!

Kur'an ayetleri, Peygamber hadis'leri bu mevzuda olduğu gibi, ilim adamlarının da kabul ve itirafları vardır:

1- Nurettin Topçu:

"(...) Diğer dinlerle Islamiyet'i mukayese etmek mümkün değildir. Çünkü Islam dünyasına ait bir özellik vardır ki, o da Islam dininin hıristiyanlıktan farklı olarak dünyaya ait hükümleri ihtiva etmektedir ve müslümanlardan bu hükümlerin dünya işlerinde yerine getirilmesini emretmektedir!" (Liselerde Sosyoloji ders kitabından!)

2- Profesör Osman Turan:

Bu zat, "Türkiyede Manevî Buhran Din ve Laiklik" isimli kitabının 63. sayfasında şu satırlara yer vermiştir:

"Kanunların millî bünyeye, örf ve adetlere uyması zarureti dolayısı iledir ki, aynen ve hiç üzerinde durulmaksızın terceme ettiğimiz Isviçre medenî kanunu bugün artık ciddi bir şikâyet ve düzeltme mevzuu olmuştur. Böylece Avrupa'nın tarihî ve içtimaî şart ve zaruretleri icabı vücud bulan bir çok müesseseler gibi, laikliğin de oraya mahsus bir tekamül olduğunu, Türkiye'de ne din ve ne de vicdan hürriyeti ve ne de hukukî bir serbesti bakımından öyle bir ihtiyacın mevcud olmadığını göstermiş oluyoruz. Nitekim her memleketten ziyade vicdan hürriyetinden faydalanan Ingiltere, bu durumu laik bir anayasaya borçlu olmadığı gibi fiilî duruma hukukî bir şekil vermek için de laik bir devlet haline gelme lüzumunu da hissetmemiştir!"

3- Çetin Özek:

Çetin Özek şöyle der: "Yeni Türkiye'nin siyasî kuruluşu, Islam'ın siyaset prensiplerine aykırıdır. Islam dini, siyasî ve dinî iktidarın bir elde toplanmasını ve dinin emredici fonksiyonunu gerektirir, laiklik ve laik düzen bu bakımdan tüm olarak, Islamiyet'e, Şeriat'a ve dine aykırıdır. Bilhassa Türkiye'deki uygulanışı, bir bütün olarak dinsizliği gerçekleştirici mahiyet arzetmiş bulunmaktadır!" (Türkiye'de Laiklik, Gelişim ve Koruyucu Ceza Hükümleri)

4- Prof. Mümtaz Soysal:

"Asıl düşündürücü olan, din alanındaki irtica eğilimleri değil, bu eğilimlerin yığınlarca git gide daha çok benimsenir olmasıdır.

Müslüman bir toplumda laik devlet denemesine girişmek kolay değildir, Islam, kapsamlı, bütünlükçü bir dindir. Yalnız uhrevî (ahirete ait) inançlarla değil yeryüzü yaşamının her yönünü düzenleyen kurallarla dolu. Hem de Allah (c.c.) kelamı olarak.

Böyle bir dinin, bütün çabalara karşılık, kendi etki alanını genişletmek istemesinden, yitirdiği ve laik devlete terk etmek zorunda bırakıldığı alanları geri almak istemesinden daha tabii bir şey olamaz. Bu anlamda irtica eğilimi tabii bir eğilimdir!" (Milliyet, 12.12.1986)

 

Dünya ilim adamları:

1- "Islam, sadece bir din değil, aynı zamanda siyasî bir nizamdır!" (Dr. W. Fitzgerald, Muhammedan Law)

2- "Hz. Muhammed, bir vakitte hem dini hem devleti tesis etti ve bu iki müessesenin sınırları birbirine uygundur!" (C. A. Nallino, T. Arnold'un "The Calihate" adlı kitabından!)

3- "Islam, dinin ötesinde aynı zamanda siyasî bir nizamı temsil eder. Sözün özü, Islam, din ve devlete şamil mükemmel bir ilim hazinesidir!" (Dr. Sehacht "Encyclopaedia of Social Sciences", c. 8, sf. 333)

4- "Apaçıktir ki, Islam hem din hem de siyasettir! Onu tesis eden hem bir Peygamberdir, hem bir devlet adamı!.." (R. Strothmann, "The Encyclopaedia, c.4, sf. 350)

Bu itibarladır ki, Kur'an, din devlet bütünlüğünü hükme bağlamış, aykırı hareket edenleri ağır suçlarla suçlamıştır ve şöyle demiştir. Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler kâfirlerdir, zalimlerdir, fasıklardır!

Bu noktadan hareketle: Devleti dinden ayırmak isteyenlerin dinden çıkacağına dair fetvalar da vardır. Bunlardan iki tanesinin fotokopileri eklidir.

Binaenaleyh, Islam dininin yapısı ve mahiyeti bu! Bu yapıyı değiştirmeye bizim gücümüz yoktur. Bizi dinden çıkarır, imandan eder!

 

Hülâsa:

Burada iki mesele var:

1- Din-devlet bütünlüğü; Islam dini varsa onun mutlaka devleti de vardır!

2- Bizim bu hususu anlatışımız şiddete başvurma veya kışkırtma yoluyla değil, ilmî ve fikrî zeminde kalarak, tebliğ ve telkin yoluyla olmuştur ve olacaktır!

Bu itibarla:

Vaazlarımız, konferanslarımız ve neşriyatımız bu iki çerçeve içinde olmuştur. Hilafını isbat gerekir. Ve bu halimiz dinî ve ilmî kaynaklara dayanmaktadır. Taassupla itham edilmemiz yersiz olduğu gibi, Iran misali ihtilaldeki gibi "teokratik" bir devlet yapısı da değildir. Zira Islam'ın emrettiği devlet şekli "teokratik" devlet şekli değildir. Model olarak aldığımız devlet, Peygamber tarafından Medine'de kurulan ve Halife'ler tarafından devam ettirilen ilk Halife'ler devridir.

 

"DEVLETI DINDEN AYIRMA TEKLIFINDE BULUNMANIN HÜKMÜ:

FETVA: 1-

?Makalat-i Kevseri? isimli kitabının 368. sayfasında Merhum Zahid-i Kevseri su mühim fetvayı kaydediyor:

?Halep'de ulemadan bazıları benden bir fetva istedi: Müsluman olan bir kimse Islam hükümetine şöyle bir teklifte bulunup dese ki: ?Devletin dini Islam?dır!? maddesi anayasadan kaldırılsın da, Şeriat kanunlarının yerine laik düzen getirilsin. Yani din devletten, devlet dinden uzaklastırılsın. Işte böyle dese ve ve böyle bir talepte bulunsa, bu adam hakkında Şeriat?ın hükmü nedir??

Bu bir! Ikincisi, böyle bir teklif getirene karşı sükût edenlerin Şeriat nazarında fetvası nedir?

Kudret-i Yüce olan Allah Teala'nın lütuf ve inayetine sığınarak derim ki:

Bu, öyle büyük, öyle korkunç bir beladır ki, imanında sadık olan her mü?min titrer ve kalbi bu teklif karşısında erir. Hususiyle mazide Islam'a büyük hizmeti geçmiş olan Şam mü?minlerinin.

Böyle bir teklifte ve böyle bir talepte bulunan bir müslumanın (aklı başında ise) hakkında verilecek hüküm şudur:

Artık o, müsluman değildir; Kâfir olmuştur, mürted olmuştur! Islam Devleti tarafından ona mürted hükmü icra edilir. Şayet Islam Devleti yoksa, ceza olarak, kimse onun yüzüne bakmaz, onunla konuşmaz, kimse münasebet kurmaz, alışveris dahi yapmaz! Yeryüzü ona dar gelsin de tevbekâr olsun!..

Kur'an ayetleri ve hadis-i şerif?ler delalet eder ki, Islam Dini hem dünyadır hem de dindir, hem ibadettir, hem de devlettir! Bunda en ufak şüpheye mahal yoktur!

O halde, dini devletten ayırmayı istemek ve böyle bir teklifte bulunmak demek, dine karşı yönelmiş bir düşmanlık demektir. Allah'ın koyduğu hükümlere karşı çıkmak, harp ilan etmek ve savaş açmak demektir. Dolayısıyla bu adam dinden ayrıldığını, dinden koptuğunu kendi ağzıyla itiraf ve ikrar etmiş demektir. Ve artık biz onu Islam cemaatından kopmuş ve Islam inancından ayrılmış olduğunu hükmederiz (fetva veririz). Artık onun ne nikâhı sahih olur, ne de kestiği hayvanın eti yenir! Çünkü, o ne müslumandır ne de ehl-i kitaptır (bir kâfirdir)!

Halife Hz. Ebu Bekir (r.a.), dinin bir bölümü olan zekâtı kabul etmeyenleri ve bunun kaldırılmasını isteyenleri mürted saymış, bunları katletmek veya esir etmek için savaş ilan etmişti. Sahabe de Halife?nin bu kararını kabul ve tasdik etmişlerdi.

Kur'an şöyle der:

?Hayır! Rabb?in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerinde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk, duymadan (razı olup) tam manasıyla teslim olmadıkça iman etmiş olamazsınız!? (Nisa, 65)

Bu ayetlere göre Allah'ın hükmüne (yani koyduğu Şeriat kanunlarına) rıza göstermeyenler varsa, bunlar ok yaydan fırlar gibi, bunlar da imandan fırlamış ve Islam cemaatından ayrılmışlardır!

Yine Kur'an'ın bir başka ayeti de şu mealdedir:

?(...) Yoksa siz Kitab?ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka nedir? Kıyamet gününde de (onlar) azabın en şiddetlisine itilirler. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir!? (Bakara, 85)

Bu ayet-i kerime?ye göre ise, Kur'an'ın bir kısım hükümlerini kabul etmemek, tümünü kabul etmemek demektir. Kur'an'ı kabul etmeyen de açık bir kâfirdir ve Islam dininden çıkmıştır!

Hz. Ali de şöyle der:

?Insanlar dünyalarını ıslah etmek için dinin bir emrini terk ederlerse Allah, onlara öyle bir zarar kapısı açar ki, birinci zarardan daha büyük olur!?

 

FETVA: 2-

Böyle bir teklif karşısında susan, sessiz kalan, cevap verme durumunda iken cevap vermeyen ve bu suretle teklifi güçlendirmiş olan kişi hakkında verilecek şer'î hüküm nedir?

Bu suale de Kevseri şu cevabı veriyor:

?O, dilsiz şeytandır!?

Bu cevabı verdikten sonra Kevseri, şu ilaveyi yapıyor:

?Dini devletten ayırmayı delillendirme yolunda bazıları diyorlar ki: Dinî bir devlette, yani Şeriat devletinde akalliyetlerin (azınlıkların) haklarına tam riayet etmek mümkün değildir. Müsluman devletin içinde yahudi ve hıristiyan azınlıklar vardır. Şayet devlet dinî bir devlet olursa, her mesele Islama göre halledilecektir. O zaman, müslüman olmayanların hukukuna hakkıyla riayet edilemez, (onlara gadr edilir, zulmedilir...).

Böyle düşünenler hakkında verilecek cevap şu:

Böyle düşünenler cehaletlerine kurban gitmektedirler. Bunlar Islam?ı bilmiyorlar, Islam hukukunu bilmiyorlar, azınlıklar hukukunu bilmiyorlar. (Bilseler bu kabil söz söylemekten ve bu yolda teklifler getirmekten utanırlardı.)

Bakınız, azınlıklar hakkında Şer-i Şerif ne diyor:

?Onları kendi dinleriyle başbaşa bırakın!?

?Anlaşma esaslarına hiyanet etmedikleri müddetçe, bizim lehimize olanlar onların da lehinedir, bizim aleyhimize olan şeyler de onların aleyhinedir!?

Bir başka hadis de şu mealde:

?Kim bir zimmiye eziyet verirse kıyamet gününde ben ondan davacıyım!?

Islam devleti, tarihi boyunca tebaası arasındaki azınlıklara alaka göstermiş ve onların hukukuna riayet etmiştir. Tarih buna şahiddir. Meşrutiyyet devrinde meclis çalışmaları sırasında azınlıkların hukuku müzakere edilirken, bazı guruplar ?Azınlıklara daha fazla hak tanıyalım, onlara haksızlık yapıyoruz!? dedikleri bir sırada azınlıkların temsilcileri şöyle demişlerdi:

?Biz, Islam?ın bize tanıdığı hak ve hukuka razıyız! Sizler bize Islam?ın tanıdığı hakları verin bize yeter!?

Adil-i Mutlak olan Şari Teala, herkese hakkı ne ise, onu vermiştir; Müslim olsun, gayr-i müslim olsun, herkese eşit muamele yapmış, dünya ve madde planında hepsini müsavi addetmiştir.

Binaenaleyh, azınlıkların hukukuna riayet edeceğiz diye veya riayet edilmesi gerekçesiyle dini devletten ayırmak veya Islam?ın onlara tanıdığı haklardan fazla bir hak tanımak sapıklıktan, Islam?a hakaretten veya Islam?ı bilmemeden başka ya nedir?

 

Yahudiyle ilişkilerimiz:

"Insanlar içerisinde müslümanlara en büyük düşman olarak yahudiler ile Allah'a ortak koşanları bulursun. Müslümanlara sevgice en yakınları da "Biz hıristiyanlarız!" diyenleri bulursun. Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar!" (Maide, 82)

"Müslümanlarla yahudiler harp etmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Müslümanlar onları öldürecekler. Hatta, yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak. Taş veya ağaç da, "Ey müslüman! Ey Allah'ın kulu! Şu arkamdaki yahudidir. Hemen gel de onu öldür!" diyecektir!" (Müslim, c. 11, sf. 362)

Bu çeşit ayet ve hadis'lerin ışığı altında bütün müslümanların inancı şudur:

Yahudi milleti müslümanlara birinci derecede düşmanlık beslemektedir. Ve bundan böylece bu düşmanlıkları kıyamete kadar devam edecektir.

 

Islam ve beşerî sistemler:

Islam dini, yukarıda da görüldüğü üzere, aynı zamanda bir hukuk devletidir! Kaynağı ilahîdir; Vahye dayanır ve tastamamdır. Herhangi beşerî bir sistemle uzlaşmaz.

Fakat, diğer din mensuplarına hayat hakkı vermiş, fikir, vicdan ve ibadet hürriyeti tanımıştır.

Günün Türkiye'sinde ne din hürriyeti vardır ne de ibadet! Siyaset hürriyeti diye de bir şey yoktur. Hele hele Islam'ın siyasetinden bahsedenler 8-15 sene arası hapse mahkûm edilirler!

Kaldı ki, Türkiye ve Avrupavari ne demokrasi vardır, ne de laiklik! Bunlar da birer göstermeliktir! Bir faninin arkasından gidilmektedir.

Nitekim; Avrupalı'nın da zaman zaman Türkiye'deki bu husustan şikâyetçi olduğunu görmekte ve okumaktayız.

Türkiye'de korkunç bir baskı rejimi vardır. Bu hususu ne resmî ağızlardan öğrenmek mümkündür ne de basından! Resmî ağızlar, aldatma politikası takip ettikleri gibi, basın da iftira yapmaktan, yalan yazmaktan, çekinmez. Bütün bunları gözönüne getirdiğiniz zaman "Şeytanî bir düzen" demekten başka bir tâbir bulamazsınız. Buna dair elimizde yeteri kadar döküman vardır.

 

Demokrasinin eleştirilmesine gelince:

Demokrasi ve buna dayanan laiklik, şayet tenkide tahammül edemiyorsa O, demokrasi olamaz. Hele Almanya'da hiç olamaz. Çünkü, bir yazımda da ifade ettiğim gibi: "Demokrasiyi en güzel şekilde uygulayan Almanya'dır!"

Bütün bunlar nazar-i itibara alındığında Alman idarî makamlarının hakkımda koymuş olduğu siyasî kısıtlama kararı yersiz ve isabetsizdir. Almanya'daki fikir hürriyetine aykırı olacağı gibi dünya kamuoyu önünde hürriyetsever Alman milletini de üzecektir. Hele bu, Türkiye'nin baskısı ile olursa daha çok üzer! Alman kamuoyu, Alman devletinin, insan haklarına riayet etmesi için Türkiye'ye baskı yapmasını beklerken Türkiye'deki baskı rejimine âlet olması çok acıdır!

Mahkeme heyetinizin bunları da dikkata alacağını ve vereceği kararının siyasî kısıtlamayı kaldırır mahiyette olacağı kanaatındayız!

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)

Diğer Yazıları